●Geçenlerde televizyonda ilk kez çıktığında izledim. Kadınların ne yazık ki eskiden beri yaşadığı acılar işlenmişti. İyiydi yani iyi işlenmişti, izlenebilir.
●Normalde ilgimi çeken filmler liste halinde burda ve galerimde kayıtlı durur ve sırası ile, o anki ruh halimi de dikkate alarak izlerim ama bazen de orda burda karşıma çıkan bir şeyleri rastgele açar, izlerim. Bu da o rastgele açtıklarımdan biri…devamı●Normalde ilgimi çeken filmler liste halinde burda ve galerimde kayıtlı durur ve sırası ile, o anki ruh halimi de dikkate alarak izlerim ama bazen de orda burda karşıma çıkan bir şeyleri rastgele açar, izlerim. Bu da o rastgele açtıklarımdan biri oldu. Pek beğendiğimi söymemem, yeteri kadar iyi işlenmemişti ve yeterli zamana yapılmamıştı bence ama narsistlik meselesine ne yazık ki hemen hemen hepimiz, özellikle kadınlar olarak bir şekilde tanık ya da alışkın olduğumuz için filmin iyi işlenmesinden ziyade konuya odaklandım. Bu konu çok zor, yaralayıcı ve tehlikeli. Çünkü çoğu zaman aşkın perdesinin altına saklanarak girer narsistler hayatımıza. Bu yüzden birçoğumuzun yaşamış olması ve yaşaması muptemel. Aşk güzeldir hem de çok ama bir o kadar da tehkelilidir çünkü o güzelliğin içindeki riskleri görmemizi engeller çoğu zaman. Gözümüzü kör eder, bizi fazla iyi niyetli kılar çoğu zaman. Filmde başrol oyuncusu kadının bir yerde dediği gibi bir yerden sonra insana özellikle kadınlara şu cümleyi kurdurtur:
"Bir harabeye benziyorum!"
Çünkü narsist insanlar hayatlarındaki diğer insanı ya da insanları yavaş yavaş öldürürler ve ölmeden önceki son halleri bir harabeye benzer. Kurtulmak mümkün elbette ama çok zor.
İzlenebilir ama izlenmese de olur dediğim gibi bildiğimiz şeyler, eksiği var, fazlası yok.
☆Spoiler:
Bu arada kadının mutsuz evliliğinden, kocasının baskısından kurtulmak ve özgür hissetmek için başka bir adamla görüşmesi, onunla birlikte olması bana yanlış ve saçma geldi. Özgürlük benim için çıplaklık ya da kuralsız, sınırsız cinsellik olmadığı için belki de.
Ve son olarak tanışma sahneleri çok saçmaydı birçok açıdan.
●Birazcık Spoiler olabilir?.. Filmi dün burda görüp birden izlemek istedim ve aslında bazı klasik yanlarına rağmen beğendim. Özellikle Mert Fırat bence çok iyi oynamıştı. Sanki gerçekten konuşmak, bağırmak istiyor ama bunu yapamıyor ve bunu yapamayınca da eriyip gidiyor yer yer.…devamı●Birazcık Spoiler olabilir?..
Filmi dün burda görüp birden izlemek istedim ve aslında bazı klasik yanlarına rağmen beğendim. Özellikle Mert Fırat bence çok iyi oynamıştı. Sanki gerçekten konuşmak, bağırmak istiyor ama bunu yapamıyor ve bunu yapamayınca da eriyip gidiyor yer yer.
Anlaşmak için her zaman konuşmak, duymak gerekmez ya da şöyle söyleyeyim, konuşmak, birbirini duymak anlaşmaya yetmez diye düşünürüm çoğu zaman ve bu film de bunun bir kanıtı gibi oldu benim için sanırım.
İnsanların, engelli bireylere kusurlu diye bakmaları ise aslında çok zavallıca ama bunun farkında olamıyor bunu yapanlar.
Filmin sonunda Onur konuşabilseydi fazla klişe olurdu benim için ama neyse ki öyle olmadı.
Bu bu biraz karmaşık olan yorumumu filmde Onur'un Zeynep'e hediye ettiği Louis Aragon'un "Aşk Şiirleri" kitabından bir şiirin çok kısa bir kesiti ile bitiriyorum ki bu şiir filmde de birkaç kez okunuyor.
"Sana büyük bir sır söyleyeceğim korkuyorum senden
Korkuyorum akşamüstleri seni pencereye yönelten şeylerden
Jestlerden korkuyorum söylenilmedik şeylerden
Çabuk geçen zamandan, yavaş geçen zamandan, senden korkuyorum
Ölmek daha kolaydır sevmekten
Ben de bu yüzden yaşamak için yırtınıyorum Sevgilim."
Louis Aragon
( 1897 -1982 )
Spoiler içeriyor
"Tanrım, benim insan. Nereye gideyim?" ●ChatGBT'nin Yorumu: Pastitel Muzeya, Konstantin Lopushansky’nin yönettiği, anlaşılması özellikle zor, ağır ve alegorik bir film. 1. Temel dünya: Ne oluyor bu filmde? Film aslında bir kıyamet sonrası dünyada geçiyor. Büyük bir felaket olmuş (nükleer/ekolojik ima…devamı"Tanrım, benim insan. Nereye gideyim?"
●ChatGBT'nin Yorumu: Pastitel Muzeya, Konstantin Lopushansky’nin yönettiği, anlaşılması özellikle zor, ağır ve alegorik bir film.
1. Temel dünya: Ne oluyor bu filmde?
Film aslında bir kıyamet sonrası dünyada geçiyor. Büyük bir felaket olmuş (nükleer/ekolojik ima edilir ama net söylenmez)
Dünya büyük ölçüde yok olmuş
İnsanlık ikiye ayrılmış:
“Normal” insanlar (ama aslında onlar da yozlaşmış)
“Dejenere/ mutasyona uğramış insanlar” (filmde gördüğün garip, tuhaf davranan kişiler)
Denizin çekilmesi ve tekrar gelmesi olayı da önemli: Gelgit olduğunda denizin altındaki “müze” ortaya çıkıyor
Filmdeki adamın amacı da bu müzeye ulaşmak
2. Ana karakterin amacı ne?
Baş karakterin net bir adı yok (bu da bilinçli).
Onun amacı: Denizin altındaki müzeye gitmek. Ama bu sadece fiziksel bir hedef değil.
Bu müze: İnsanlığın geçmişinin kalıntısı
Medeniyetin “hatırası”
Belki de Tanrı’nın terk ettiği bir dünyanın son kutsal mekânı
Yani adam aslında: “İnsanlık neydi, neye dönüştü ve hâlâ bir anlam kaldı mı?” sorusunun peşinde.
Bu yüzden karakter biraz: Bir hac yolcusu
Bir peygamber figürü. Ya da sadece anlam arayan son insan
3. O garip insanlar kim?
Filmde gördüğün: Garip hareket eden
anlaşılmaz konuşan, ritüeller yapan insanlar
Bunlar “dejenere olmuş” insanlar.
Ama film burada basit bir “onlar kötü / biz iyi” demiyor.
Asıl terslik şu: “Normal” insanlar → zalim, dışlayıcı, kibirli
“Mutant” insanlar → daha saf, daha masum hatta daha “insan”
Yani film şunu söylüyor: Belki de asıl insanlığını kaybedenler, kendini “normal” sananlar.
Bu çok Tarkovskyvari bir fikir (zaten film ton olarak Andrei Tarkovsky’ye çok yakındır).
4. Deniz sahnesi ne anlatıyor?
Deniz sahnesi filmin en önemli metaforlarından biri.
Deniz: Hem yok oluş (her şeyi yutmuş)
Hem geçmişin mezarı
Hem de arındırıcı bir güç
Gelgit olayı: Müzenin ortaya çıkması → geçmişle yüzleşme fırsatı
Ama sadece kısa bir süreliğine
Yani: İnsanlık geçmişine ancak “kısa anlarda” bakabiliyor, sonra tekrar unutuyor.
Denize yürüyüş sahneleri:
Bir tür ritüel
Bir tür iman sınavı
5. Müze neyi temsil ediyor?
Müze çok kritik.
Orası: Eski dünyanın kalıntıları
Sanat, kültür, bilgi ama artık ölü şeyler
Adam müzeye ulaştığında aslında şunu görüyor:
“İnsanlık bir zamanlar büyüktü ama artık sadece kalıntılar var.”
Ve şu soru doğuyor: Bu kalıntılar hâlâ bir anlam taşıyor mu, yoksa her şey boş mu?
6. Filmin genel teması
Film aslında şunları sorguluyor:
İnsanlık kendini yok etti mi?
Medeniyet sadece geçici bir şey miydi?
İnanç olmadan insan yaşayabilir mi?
“Normal” olmak gerçekten ne demek?
Ve en önemlisi: İnsanlık kurtarılabilir mi, yoksa çok mu geç?
7. Neden bu kadar anlaşılması zor?
Çünkü film: Açık açıklama yapmaz
Diyalogdan çok görüntüyle anlatır
Olay değil durum ve his anlatır
Bu yüzden film:“Anlaşılmak” için değil
“Hissedilmek ve yorumlanmak” için yapılmış
Finalde fiziksel olarak ne oluyor?
Adam sonunda: Gelgiti bekliyor
Denizin çekilmesiyle müzeye doğru yürüyor
Büyük bir çabayla oraya ulaşıyor
Ama önemli olan şu: Bu bir “zafer” gibi hissettirilmez. Daha çok yorucu, ağır ve kaçınılmaz bir yolculuk gibi verilir.
Müze sahnesi: Gerçek mi, halüsinasyon mu? Burası çok kritik.
Film açıkça söylemez ama iki güçlü yorum var:
Gerçekten müzeye ulaştı
Fiziksel olarak geçmişin kalıntılarını gördü
Ama orada “yaşayan” bir şey yok
Her şey ölü, terk edilmiş, anlamsız
Yani: İnsanlığın mirası var ama ruhu yok.
Bu bir içsel/ruhsal deneyim
Daha güçlü yorum genelde bu:
Adam aslında bir tür trans / vizyon yaşıyor
Müze → onun zihninde insanlığın anlamı
Yolculuk → içsel bir yüzleşme
Yani: Müze dışarıda değil, adamın içinde.
Deniz yürüyüşü aslında ne?
O sahne sadece fiziksel değil.
Şöyle okuyabilirsin:
Deniz = kaos/ bilinçdışı/ yok oluş
Yürüyüş = inanç testi
Adam: Her şeye rağmen yürümeye devam ediyor. Mantıklı bir sebep yok
Ama yine de gidiyor
Bu çok önemli: Bu bir inanç eylemi, rasyonel bir karar değil.
O “garip insanlar” finalde ne ifade ediyor?
Finale doğru onların varlığı daha da anlamlı hale geliyor.
Çünkü: Onlar dışlanmış
Ama aynı zamanda daha “doğal” ve saf
Şu fikir ortaya çıkıyor: Belki de insanlığın geleceği, “bozulmuş” sandığımız o varlıklarda. Yani film tersine çeviriyor:
“Normal” insanlar → ruhunu kaybetmiş
“Mutantlar” → hâlâ bir tür insanlık taşıyor
Adam neyi buluyor?
En kritik soru bu. Cevap biraz sert:
Aslında hiçbir şey bulmuyor.
Ama bu “boşuna” olduğu anlamına gelmez. Çünkü:
Yolculuk → sonucun kendisinden daha önemli
Arayış → anlamın kendisi
Yani: Anlam, ulaşılan yerde değil, aramanın kendisinde.(Birçok büyük yönetmenin bize gösterdiği, izlettiği şeyin bu olduğunu anladım son zamanlarda. Aslında hayatın kendisi de öyle yani hep bir arayış, hep bir yolda olma hali ve dolayısıyla hep bir umut...)
Adamın yürümeye devam etmesi başlı başına bir şey söylüyor:
“Her şey yok olsa bile, anlam aramak bitmez.”
Finalin özü (çok net)
Filmin finalini tek cümleye indirirsek:
İnsanlık çökmüş olabilir ama insanın anlam arayışı hâlâ yaşıyor.
●Daha önce de demiştim televizyonda çıkan saçma sapan, basit ve sadece entrika üzerine kurulu dizileri pek izlemem ve buraya eklemem ama yıllar önce izlediğim bu dizi gerçekten güzeldi. Elbette onun da saçma sapan yanları vardı ama genel olarak bakıldığında güzeldi…devamı●Daha önce de demiştim televizyonda çıkan saçma sapan, basit ve sadece entrika üzerine kurulu dizileri pek izlemem ve buraya eklemem ama yıllar önce izlediğim bu dizi gerçekten güzeldi. Elbette onun da saçma sapan yanları vardı ama genel olarak bakıldığında güzeldi benim icin. En önemlisi fakir insanları gerçekten fakir gösteriyordu yaşayışları ile ve bence bu çok önemli çünkü bunu yapabilen dizi görmedim ben pek. Ve tabii Dorukcum çok tatlıydı, en çok da onun için izlerdim :)
●Kitabını da okumuştum diye hatırlıyorum. Bazen burda görünce aklıma geliyor izlediklerim ve okuduklarım. Burayı sonradan açtığım için. Acı gerçekler diyorum bu film için ve o acı gerçekler hâlâ bir yerlerde, bir şekilde devam ediyor ne yazık ki.
"Çocukların duası kabul olurmuş. Benim artık dualarım da kabul olmayacak. Her şey işte böyle yarım..." ●A Ay, Reha Erdem’in ilk uzun metraj filmi ve Türk sinemasında oldukça şiirsel, deneysel ve alışılmadık bir yapıt olarak kabul edilir. Film, 11–12 yaşlarındaki Yekta’nın…devamı"Çocukların duası kabul olurmuş. Benim artık dualarım da kabul olmayacak. Her şey işte böyle yarım..."
●A Ay, Reha Erdem’in ilk uzun metraj filmi ve Türk sinemasında oldukça şiirsel, deneysel ve alışılmadık bir yapıt olarak kabul edilir.
Film, 11–12 yaşlarındaki Yekta’nın etrafında döner. Yekta, annesiz büyüyen bir çocuktur. Dedesi ve katı kuralları olan halasıyla eski bir köşkte yaşar.
Annesi yıllar önce bir kayığa binip gitmiş ve geri dönmemiştir. Yekta, bir gün annesini gördüğüne inanır (bir kayıkta uzaklaşırken).
Ama kimse ona inanmaz. Bunun üzerine Yekta da annesinin peşinden gitmek ister.
1. Hikâyeden çok atmosfer
Bu film klasik anlamda olay örgüsü olan bir film değil. Olaylar kopuk ve rüya gibi ilerler
Mantıksal değil, duygusal ve sezgisel bir anlatım vardır. Zaman sanki donmuş gibidir
Bu yüzden izlerken “ne oluyor?” yerine “bu bana ne hissettiriyor?” diye bakmak gerekir.
Film, çocuk zihninin dünyayı algılayışını taklit eder.
2. Gerçek ile hayal iç içe
Yekta’nın annesini görmesi:
Gerçek mi? Hayal mi?
Bir travmanın yansıması mı?
Film bunu asla netleştirmez.
Bu yüzden: Anne = hem gerçek bir kişi
hem de özlem, kayıp ve bilinçaltının bir sembolüdür
Yani film aslında bir “kayıp duygusu” filmi.
3. Mekân: Ada ve köşk
Film Büyükada’da geçer ve bu çok önemli:
Ada = dünyadan kopukluk
Köşk = geçmişe hapsolmuşluk
Kapalı alanlar = psikolojik sıkışmışlık
Yekta’nın iç dünyasıyla mekân birebir örtüşür.
4. Siyah-beyaz estetik
Film siyah-beyazdır ve bu bilinçli bir tercih:
Zamansızlık hissi verir
Rüya / kabus arası bir atmosfer yaratır
Gerçeklikten uzaklaştırır
Film adeta bir “anı” gibi görünür, yaşanan bir şey gibi değil.
5. Temalar
Filmde öne çıkan ana temalar:
Kayıp (anne figürü)
Yalnızlık, çocukluk travması
Bellek ve hatırlama
Filmin adı neden “A Ay”?
“A Ay” adı bilinçli olarak anlamsız gibi görünen ama sembolik bir isimdir.
1. “Ay” (Moon) sembolü
Ay genelde şunları temsil eder:
Gece / bilinçaltı
Kadınlık / anne figürü
Uzaklık ve ulaşılamayan şey
Yekta’nın annesi de aynen böyle:
uzak, gizemli, erişilemez
2. “A” harfi ne olabilir?
Kesin bir açıklama yok (bu da filmin ruhuna uygun), ama yorumlar:
“A” = başlangıç (alfabenin ilk harfi)
“A” = bir sesleniş (çocuğun çağrısı gibi)
“A” = eksik, tamamlanmamış bir şey
“A Ay” = ulaşılamayan bir şeye yapılan ilk çağrı gibi düşünülebilir.
3. Bir çocuk dili gibi
Başlık biraz garip ve “tam oturmamış” gelir.
Bu bilinçli olabilir çünkü:
Çocuklar dili tam kuramaz
Duygular kelimelere sığmaz
“A Ay” bir çocuğun dünyayı adlandırma biçimi gibi.
Kısa yorum (özeti)
“A Ay”: Bir hikâye anlatmaz, bir ruh hali kurar. Bir çocuğun gözünden kayıp ve yalnızlığı anlatır. Türk sinemasında alışılmış anlatıyı kıran ilk filmlerden biridir
☆Garip bir filmdi. Belki bir ara daha detaylı araştırırım?..