Yönetmenliğini Sergio Leone’nin üstlendiği 1966 yapımı İtalyan Spagetti Western filmidir. Film, isminden de anlaşılacağı üzere olaylarını İyi, Kötü ve Çirkin adlı üç karakter üzerinden ilerlemektedir. İyi; Clint Eastwood’un hayat verdiği karakterdir. Soğukkanlı, az konuşan ve mesafeli biridir. Kendi çıkarları doğrultusunda…devamıYönetmenliğini Sergio Leone’nin üstlendiği 1966 yapımı İtalyan Spagetti Western filmidir.
Film, isminden de anlaşılacağı üzere olaylarını İyi, Kötü ve Çirkin adlı üç karakter üzerinden ilerlemektedir.
İyi; Clint Eastwood’un hayat verdiği karakterdir. Soğukkanlı, az konuşan ve mesafeli biridir. Kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden bir karakterdir.
Kötü; Lee Van Cleef’in hayat verdiği karakterdir. Amacına ulaşmak için her türlü kötülüğü yapmaktan çekinmeyen, bunun için rahatlıkla ve hiç acımadan cinayet işleyebilen biridir.
Çirkin; Eli Wallach’ın hayat verdiği bu karakter ise son derece kurnaz, çok konuşan ve hiçbir fırsatı kaçırmayan; bununla birlikte komik ama son derece tehlikeli biridir.
Normalde bu tarz yazılarımda karakterlere pek değinmem ama bu yazıyı karakterleri açıklamadan yazsaydım birçok şey havada kalır ve eksik olurdu.
Filmin konusuna gelecek olursak; bu üç karakterin, peşinde olduğu iki yüz bin dolarlık altına ulaşma mücadelesini konu alıyor. Olaylar, Amerikan İç Savaşı’nın kaotik ortamında geçmektedir. İyi mezarın ismini, Çirkin ise mezarlığın ismini bildiği için birbirine düşman olan bu ikili istemeden bir ortaklık kurmaktadır.
Buradaki mesaj çok net bence: İnsanlar, kendi çıkarları ve menfaatleri doğrultusunda asla güvenmedikleri, “düşmanım” diye nitelendirdikleri kişilerle bile ortaklık kurabilir. Ama menfaatleri bitince yine birbirlerinin azılı düşmanı olurlar. Amaç ne olursa olsun sonuç her zaman aynıdır…
Savaş sahnelerini ele alacak olursak yönetmen, savaşı asla yüceltmemiştir; aksine savaşların anlamsız olduğunu ve yıkımdan başka bir şey getirmediğini göstermiştir. Buna örnek olarak bence filmin en bariz sahnesi köprü sahnesidir. İki tarafın, yani Kuzey ve Güney’in, küçük bir nehir üzerindeki köprü için yüzlerce askeri feda etmesi savaşın ne kadar saçma olduğunu izleyiciye göstermektedir. Yüzbaşının da etkisiyle köprü havaya uçurulduğunda savaş biter; iki koca devletin karşısında iki haydutun mantıklı hareket etmesi sayesinde yüzlerce can kurtulmuştur.
Filmde hoşuma giden birkaç sahne var. Bunlardan ilki Tuco’nun tavukla girdiği mağara sahnesiydi. Orada kurduğu replik çok güzeldi:
“Eğer yaşamak için çalışıyorsan, neden çalışarak ölüyorsun?”
Harika ve zamansız bir mesaj. 1966 yılında, hayatını haydutluk yaparak geçiren bir karakterden gelen bu söz, tam da günümüzü özetlemektedir. Günümüzde de insanlar hayatta kalabilmek veya daha iyi bir yaşam sürebilmek için o kadar çok çalışıyor ki yaşamaya vakit kalmıyor. Günün sonunda geriye, ömrünü çalışarak tüketen insanlar topluluğundan başka bir şey kalmıyor.
Diğer sahne ise küvet sahnesi:
“Konuşmak istediğinde konuş, ateş etmek istediğinde ateş et.”
Buradaki mesaj ne olabilir diye düşünürken aklıma şöyle bir şey geldi: İnsanlar, bir şeyleri yapmak yerine sadece konuşmayı tercih ediyorlar. Laf çok ama icraat yok… Acaba değinmek istedikleri şey bu muydu diye düşünürken buldum kendimi.
Bir diğer sahne ise son sahnedeki üçlü düello sahnesi.
Mezarın ismini bilen Blondie’nin oyunu. Taşın altına ismi yazdığını söyleyen Blondie’nin, aslında ismi yazmamış olması ve olası bir durumda ölmesi hâlinde altınları düşmanlarına bırakmama fikri gerçekten güzel bir detaydı. Kazananın belli olduğu bir satranç oyunu gibi…
Evet, artık son noktaya geleceğim; çok uzun oldu 🤭
Karakterlerin isimleri tam anlamıyla ironiden ibaret.
İyi (Blondie), aslında hiç de iyi bir karakter değil. Kendi çıkarları doğrultusunda devleti dolandıran biridir.
Çirkin (Tuco) karakterindeki “çirkinlik” ise fiziksel bir çirkinlikten ziyade ahlaki bir çirkinliği ima etmektedir. Fakat filmi izlerken insan şunu anlıyor: Tuco kötü biri olmak zorunda kalmış. Belki ailesine bakmak zorunda olmasaydı, yoksullukla mücadele etmeseydi bambaşka biri olabilirdi. Hayat şartları onu haydut olmaya zorlamış. Kardeşiyle olan sahnesinde bunu öğrenince Tuco, bende bir sempati kazandı diyemem ama karaktere bakış açım değişti.
Kötü (Melek Gözler) ise isminin hakkını veren tek karakter diyebilirim. Kötü olması için filmde belirgin bir sebep gösterilmemiş. Bu yüzden bunun tamamen kendi tercihi olduğunu düşünüyorum.
Filmin ana teması bence şu: Açgözlülük ve savaşın hüküm sürdüğü bir dünyada “iyi” diye bir şey yoktur. Kimse tam anlamıyla iyi kalamaz. İnsanlar sadece daha az insani duygularını kaybeder… ya da daha az canavarlaşır.
Eylulmisali 🦋
Bazı değişimler, dışarıdan bakınca fark edilmez; ama içeride bir yorgunluk, bir yıkım, sessizce atılan ve duyulmayan o acı dolu çığlıklarla birlikte anlaşılmama duygusu vardır. Ve yalnızlık, büyür de büyür. İfade edilemeyen her duygu, biraz biraz uzaklaştırır insanı insandan. Kendini koruma…devamıBazı değişimler, dışarıdan bakınca fark edilmez; ama içeride bir yorgunluk, bir yıkım, sessizce atılan ve duyulmayan o acı dolu çığlıklarla birlikte anlaşılmama duygusu vardır. Ve yalnızlık, büyür de büyür.
İfade edilemeyen her duygu, biraz biraz uzaklaştırır insanı insandan. Kendini koruma duygusu ile birleşince, mesafeler bir kalkan görevi görür.
Belki de yargılamadan dinlemek ya da yargılanmadan konuşmak, duygulara alan açmak… Kendini anlatmaya çalışmaktan çok, anlaşılmaya çalışılmak karanlığa bir ışık tutar. Karanlık dediğimiz şey, belki de görülmeyen duygulardır.
Ve görülen her duygu, yüreklerde bir ışık yakar; bazı değişimler artık can yakmaz.
Eylulmisali 🦋
💫 Two-Legged Horse (İki Bacaklı At) 2008 yapımı olup İranlı yönetmen Samira Makhmalbaf yönetmenliğinde çekilmiş ve senaryosu babası Mohsen Makhmalbaf’a ait, sarsıcı bir dram filmidir. Film, teknik başarısının yanında maalesef sert, acı gerçeği öyle radikal ve sıra dışı bir şekilde…devamı💫 Two-Legged Horse (İki Bacaklı At)
2008 yapımı olup İranlı yönetmen Samira Makhmalbaf yönetmenliğinde çekilmiş ve senaryosu babası Mohsen Makhmalbaf’a ait, sarsıcı bir dram filmidir.
Film, teknik başarısının yanında maalesef sert, acı gerçeği öyle radikal ve sıra dışı bir şekilde işlemiştir ki Avrupa’daki festivallerden ödüllerle dönmüştür. Aldığı ödüller:
🏅San Sebastián International Film Festival: Jüri Özel Ödülü (Samira Makhmalbaf)
🏅Ghent International Film Festival: En İyi Müzik dalında George Delerue Ödülü (Tacik besteci Tolibhon Shakhidi)
🏅Tallinn Black Nights Film Festival: Özel Mansiyon Ödülü
🏅Rome International Film Festival: Özel Mansiyon Ödülü
✨Filmin Konusu
Filmin konusuna gelecek olursak; filmin başında, engelli bir çocuğun okula götürülmesi için yardımcı bir çocuk aranmasıyla başlıyor her şey. Başta, engelli çocuğa istemsizce bir sempati beslenmesi normal; ama sonrasında olanlar maalesef içler acısı. İnsan, elinde tuttuğu güçle birlikte ne kadar acımasızlaşabileceğini bu filmde net bir şekilde görüyor. Karşımızdaki kişi bir çocuk da olsa, gücün kendi ellerinde olduğunu fark edince canileşebiliyor.
1 dolar karşılığında işe alınan Mirvais, engelli çocuğu önce sırtında taşıyor; sonra bir hayvan gibi kamçılanıyor. Zamanla bunları normal karşılamaya başlıyor. Ardından yavaş yavaş gerçekleşen bir dönüşüm oluyor. Mirvais, eşeklerle yarışıyor; bir hayvan gibi boynuna tasma takılıyor, ahırda yaşamaya ve saman yemeye zorlanıyor. Filmin sonunda sırtına bir semer, ayağına nal bile takılıyor… Ne acı…
Kimse engelli çocuğa “Sen ne yapıyorsun?” demiyor; o da durmadan devam ediyor, güçsüz gördüğü Mirvais’i ezmeye ve aşağılamaya. Sonunda Mirvais, kendini gerçekten bir at olarak kabul ediyor. Gerçeklik algısını kaybediyor, insanlığını kaybediyor. Fakirliğin ve yokluğun ortasında onurunu kaybediyor.
İnsan, filmi izlerken kendine şunu sorarken buluyor:
“Ben olsaydım ne kadarını yapabilirdim?”
Ya da:
“Güç benim elimde olsaydı, bu kadar acımasız olabilir miydim?”
Eylulmisali 🦋
Yine harika bir film ile geldimmm 🥰 💫 Pay It Forward ( İyilik Bul, İyilik Yap ) 💫 2000 yapımı Pay It Forward (İyilik Bul, İyilik Yap), yönetmenliğini Mimi Leder’in üstlendiği bir Amerikan drama filmi. Catherine Ryan Hyde’in aynı adlı…devamıYine harika bir film ile geldimmm 🥰
💫 Pay It Forward ( İyilik Bul, İyilik Yap ) 💫
2000 yapımı Pay It Forward (İyilik Bul, İyilik Yap), yönetmenliğini Mimi Leder’in üstlendiği bir Amerikan drama filmi. Catherine Ryan Hyde’in aynı adlı romanından uyarlanmış. Filmi izlerken aklımdan şu geçti: “Filmi bu kadar etkileyiciyse, kitabı kim bilir nasıldır…”
Film, 11 yaşındaki Trevor’un sosyal bilgiler ödevi için geliştirdiği bir fikir etrafında şekilleniyor. Zor bir aile ortamında büyüyen küçük bir çocuğun, dünyayı değiştirebileceğine inanması… Aslında hikâyenin en vurucu tarafı da bu.
Trevor’un projesi çok basit ama bir o kadar güçlü: Birine iyilik yap, karşılık bekleme; o kişi de üç kişiye iyilik yapsın. Böylece bir iyilik zinciri oluşsun.
Düşününce biraz ütopik geliyor, evet. Ama bir yandan da insan “neden olmasın?” demeden edemiyor. Çünkü bazen bizim için çok küçük olan bir davranış, bir başkasının hayatında kocaman bir ışık olabilir.
Yine düşüncelere daldım… 🙈 Ama film bunu izlerken de hissettiriyor.
Oyunculuklar çok başarılı, hikâye akıcı ve duygusu çok iyi aktarılmış. Eski filmlerin o samimi ve derin havası burada da kendini gösteriyor. Finali ise… beklediğim gibi değildi ama etkileyiciydi. Spoiler vermeyeyim 🙂
Kısacası, izlenmesi gereken filmlerden biri. Belki de izledikten sonra siz de kendi küçük iyilik zincirinizi başlatmak istersiniz…
Yazımı filmden bir replikle bitirmek istiyorum ☺️
“Bisikletinizden daha büyük bir şeyi tamir etmek için büyük bir fırsat. Bir insanı tamir edebilirsiniz.”
Eylulmisali 🦋
Bazı filmler eksik de olsa bir iz bırakır, öyle bir filmle geldim size. 1993 yapımı bir film ve bolca müzikali mevcut. Gotik bir havası var. Yönetmeni Henry Selick. Güzel bir konusu var ama sanki oldu bittiye getirilmiş gibi. Bittikten sonra…devamıBazı filmler eksik de olsa bir iz bırakır, öyle bir filmle geldim size.
1993 yapımı bir film ve bolca müzikali mevcut. Gotik bir havası var. Yönetmeni Henry Selick.
Güzel bir konusu var ama sanki oldu bittiye getirilmiş gibi. Bittikten sonra insanda bir eksiklik hissiyatı uyandırıyor. Sanki bir şeyler eksik işlenmiş. Mesela Sally karakterine daha çok yer verilebilirdi. Balkabağı Kral Jack’in değişimi bence çok hızlı oldu. Duygusal bir eksiklik vardı. Detaya girdikçe eksiklik hissiyatı artıyor sanki.
Karakterler bence çok orijinaldi. Özellikle belediye başkanına bayıldım. İki yüzlü olması bence harika bir detaydı. Sally’nin bir bez bebek olması ve her dağılmada kendini toplaması bence güzel bir detay ve harika bir mesaj olmuş.
Filmin konusuna gelirsek: Balkabağı Kralı Jack Skellington, Halloweentown’ı (Cadılar Bayramı Kasabası) yönetiyordur. Yıllarca insanlara korku salan Balkabağı Kral Jack, aynı şeyleri yapmaktan o kadar sıkılır ve kendini eksik hisseder ki ne yapacağını bilemez hâle gelir. Ormanda bir yürüyüşe çıkar ve bu yolculukta bir şey keşfeder. Artık Noel kutlamaları yapmaya karar verir. Film zaten bunun üzerinden ilerliyor.
Neyse, ana temaya gelirsek: Kendimizden kaçmak ve olmadığımız biri gibi davranmak maalesef bizi bir süre sonra bir hezimete uğratır. Kendimizden kaçmak yerine, var olan benliğimizi anlamaya çalışıp onu olduğu gibi kabul etmeli; onun üzerinde yoğunlaşıp onu geliştirip sevmeliyiz. İşte o zaman hayat daha çok anlamlı ve güzel gelmeye başlayacaktır…
Kendinden kaçmak asla bir çözüm değildir. Çünkü gerçek değişim; içimizdeki sese kulak verip onu duymakla başlar…
Adı Olan Ama Kendisi Olmayan Gün 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü “Cinsiyetçilikle, ayrımcılıkla mücadele günümüz kutlu olsun.” diyerek başlıyorum ilk cümleye, son cümlemin nereye gideceğini bilmeden. Kadınlar Günü her yıl kutlanır ama çok azımız tarihçesini bilir. Detayları ile değil…devamıAdı Olan Ama Kendisi Olmayan Gün
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü
“Cinsiyetçilikle, ayrımcılıkla mücadele günümüz kutlu olsun.” diyerek başlıyorum ilk cümleye, son cümlemin nereye gideceğini bilmeden.
Kadınlar Günü her yıl kutlanır ama çok azımız tarihçesini bilir. Detayları ile değil ama, çok kısa bahsetmek istiyorum.
1910 tarihinde Danimarka'da toplanan Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda Clara Zetkin, Kate Duncker ve arkadaşlarının geliştirdiği öneri, oy birliğiyle kabul edilmiş ve her yıl Kadınlar Günü düzenlenmiş. O dönemlerde sabit bir tarih belirlenmemiş ama şubat sonu veya mart başlarında bir hafta sonu tercih edilirmiş. Sabit tarih ise 1921’deki bir konferansta kararlaştırılmış. Rusya temsilcisi Nikolaeva, Petrogradlı kadınların monarşinin devrilmesine yol açan 8 Mart 1917 gösterileri anısına 8 Mart’ın uygun bir tarih olduğuna dair bir öneri de bulunmuş ve oy birliğiyle bu öneri kabul görmüş. Bu öneri ile birlikte ismi de “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak kabul edilmiş.
Şöyle bir detay daha var: 25 Mart 1911’de New York’ta Triangle Gömlek Fabrikası’nda meydana gelen yangın. Aslında Birleşmiş Milletler’in resmî sitesinde 8 Mart gününün seçilmesinde bu olayın anısına seçilmiş olacağına ilişkin veya o olayla bağlantılı olduğunu düşündürecek bir belge yok ama eylemlerinin başlangıç tarihinin 8 Mart olduğuna dair işaretler varmış. O yangında 123 kadın feci şekilde can verdi. Uzun saatler çalıştırılan kadınların mücadelesi, bir yangın sonucu can vermeleriyle sonuçlandı. Yangının çıkış sebebi hâlâ bilinmiyor. Ne acı...
Niyeyse bu tarihin vicdanları rahatlatmak için tercih edilmiş olabileceğini düşünüyorum. Yok olup giden hayatların anısına bir şey yapmış olmak için mi, yoksa o dönem kadınlara verilen bir sus payı mıydı, bilemiyorum…
Günümüzde durum farklı mı? Tabii ki de değil. Hâlâ can veriyoruz. Tacizler, tecavüzler, istismarlar, şiddet, psikolojik şiddet… Sebep o kadar çok ki ama sonuç hep aynı. Birilerimiz bir yerlerde can veriyor ve biz bilmiyoruz. Kimimizin bedeni ölüyor, kimimizin ise ruhu ölüyor. Şu sözleri yazarken bile kim bilir kaçımız baharında hayattan koparılıyor.
8 Mart bazen bana sadece adı olan bir günmüş gibi geliyor. Adı var ama kendisi yok.
Birleşmiş Milletler'in kadın cinayetleri raporuna göre dünyada her 10 dakikada bir kadın veya kız çocuğu öldürülüyor. 2025 verilerine ulaşamadım ama ulaşmam da bir şey değiştirmezdi sanırım. Zaten rakamlar yeterince kötü. 2024’te yapılan açıklamaya göre elli bin kadın veya kız çocuğu aile içi şiddet nedeniyle katledilmiş. Savaşlardan bahsetmiyorum bile; orada her şey daha kötü, daha karanlık. Hâl böyleyken 8 Mart kutlamalarının ne gibi bir anlamı var ya da bir anlamı var mı? Emin değilim...
Daha fazla nefes almak için ne yapmamız gerekiyor? Ya da insan gibi yaşamak için… Sadece yaşamak için ne yapabiliriz? Ölmeden, öldürülmeden, taciz edilmeden, tecavüze uğramadan, sokakta korkmadan yürüyebilmek için ne yapmamız gerekiyor? Bilemiyorum…
Emine’ler, Ayşe’ler, Özgecan’lar, Mine’ler, Fatma’lar, Nur’lar… Bu liste böyle uzar gider. İsimlerden ibaret görünen bir listenin arka yüzündeki dramdan bahsetmeme gerek yok diye düşünüyorum.
Biz dünyaya geldik.
Önce evlat olduk, abla olduk, kardeş olduk.
Sonra eş olduk, anne olduk.
Gelin olduk, görümce olduk, yenge olduk…
Olduk da olduk.
Üzerimize bir sürü sıfat yüklendi.
Her şey olduk ama bir tek kadın olamadık.
Kadın olmak bu kadar zor olmamalıydı.
Eylulmisaliii 🦋
Bugün radyoda, hepimizin bildiğini düşündüğüm bir şarkıya denk geldim. Hareketli bir şarkı. Şunu fark ettim yıllar sonra: Şarkının ritmi o kadar hareketli, enerjik ki sözlerindeki anlamı asla fark etmemişim ya da şarkıya bugün baktığım gibi bakmamışım. Şarkıdaki, “Kaç kere kırık…devamıBugün radyoda, hepimizin bildiğini düşündüğüm bir şarkıya denk geldim. Hareketli bir şarkı. Şunu fark ettim yıllar sonra: Şarkının ritmi o kadar hareketli, enerjik ki sözlerindeki anlamı asla fark etmemişim ya da şarkıya bugün baktığım gibi bakmamışım.
Şarkıdaki, “Kaç kere kırık hayallerin peşine düştüm ben,
kaç kere bile bile yenik savaşa girdim ben.” şu dizelerde takılı kaldım. Daha önce niye fark etmedim bunu acaba diye düşünüyorum. Galiba algıda seçicilik burada devreye giriyor. Şarkının sözleri bu zamana kadar bende sadece zemin görevi görmüş; ben hep müziğin ritmine odaklamışım kendimi.Şimdi bu şarkı bana asla eskisi kadar neşeli, hareketli gelmeyecek. Bu şarkı bana, hareketli müziğin gerisinde kalan dizelerdeki hüzün ve kırgınlık gibi, gülümsemelerin arkasında yatan yıkımı hatırlatacak. Belki de ben yine yanlış yerden baktım, bilmiyorum. Hep yanlış yerden bakarım zaten; o yüzden artık yadırgamıyorum kendimi. Siz de alışırsınız inşallah benim şu hâllerime. 🤭
Neyse şarkıyı bırakıyorum size Mustafa Sandal'dan "Aşka Yürek Gerek" keyifli dinlemeler 🦋
Ördüğümüz duvarlar bizi kimden koruyor? Bazı sözlerin yeri yoktur. Nereye kursan fazlalık gibi durur. Bazı susmalar da böyledir; bir sebebi yoktur ama sessiz bir fırtına gibi büyür. Gürültü çıkarmaz, yıkımını sessizlik içinde yapar. İçindeki eksiklik bazen o kadar büyür ki,…devamıÖrdüğümüz duvarlar bizi kimden koruyor?
Bazı sözlerin yeri yoktur. Nereye kursan fazlalık gibi durur. Bazı susmalar da böyledir; bir sebebi yoktur ama sessiz bir fırtına gibi büyür. Gürültü çıkarmaz, yıkımını sessizlik içinde yapar.
İçindeki eksiklik bazen o kadar büyür ki, bir şeyleri yerine koysan bile her şey dağınık görünür. Neyi nereye koyacağını bilemezsin. Düzen kurmaya çalışırsın ama hiçbir şey ait olduğu yerde durmaz. Çünkü eksik olan şey bir nesne değil, bir histir.
İnsan bazen çocukluğunun elinden tutup getirir onu. “Bak,” der, “burası bizim evimiz.” Ama o çocuk bile yabancı kalır. İçinde yaşanmamış bir çocukluk varsa, seni nasıl tamamlasın? Şimdiki hâlin bile eksik kalmışken, küçük bir çocuk ne yapsın senin içindeki boşluğa?
Her şey kaybolmuş gibidir. Aslında kaybolan sensindir. Yollar yıkık dökük, evler harabedir. Sokağın sonunda bir duvar vardır; öyle sağlam, öyle büyük, öyle ihtişamlı ki hayranlıkla bakarsın. “Kim, nasıl örmüş bu kadar büyük bir duvarı?” diye sorarsın kendi kendine.
Kendi ördüğünü düşünmeden…
“Niye örülmüş?” diye sorgularsın; kendini korumak için ördüğünü hatırlamadan.
Sonra şunu fark edersin: Kendini dışarıdaki tehlikelerden korursun da içindeki tehlikelerden nasıl koruyacaksın? Bize en büyük kötülüğü yapan bizsek, bizi bizden kim koruyacak?
Eylulmisaliii 🦋
Size harika bir filmle geldim 🥹 💫Out Of My Mind (İçimdeki Müzik)💫 Sharon Draper’in aynı adlı romanından uyarlanan, kalbe dokunan bir film. Filmde, Serebral Palsi hastası 12 yaşındaki Melody’nin gözünden dünyayı görüyoruz; daha doğrusu onun görülmek, duyulmak ve anlaşılmak için…devamıSize harika bir filmle geldim 🥹
💫Out Of My Mind (İçimdeki Müzik)💫
Sharon Draper’in aynı adlı romanından uyarlanan, kalbe dokunan bir film.
Filmde, Serebral Palsi hastası 12 yaşındaki Melody’nin gözünden dünyayı görüyoruz; daha doğrusu onun görülmek, duyulmak ve anlaşılmak için verdiği mücadeleye tanık oluyoruz.
İnsanlar konuşamayan birinin düşünemeyeceğini sanıyor ya… İşte film bu yanlış algıyı paramparça ediyor. Dışarıdan bakıldığında yardıma muhtaç gibi görünen Melody’nin zihninde koskoca bir evren var.
Filmin her saniyesinde Melody’nin var olma savaşına şahit oluyorsunuz.
Filmi izlerken şunu idrak ediyor insan: En büyük engel bazen beden değil; insanların sabırsızlığı, görmezden gelişi ve acımasızlığı…
Tabii ki gerçek hayat bu sahnelerden çok daha sert… Hayat değil belki ama insanlar çoğu zaman daha acımasız.
Son bir cümle ile özetlemek gerekirse: Melody bize konuşmadan da anlatılacak ne çok şey olduğunu hatırlatıyor.
🦋🦋🦋