✨️ Her gün 1 film izliyorum. { GÜN 2 } Yarıyıl tarilinde (1 ay) her gün 1 film izleme hedefi koyuyoruz kendimizee. Siz de bu fikri beğenirseniz, izlediğiniz şeylerin yorumunu yapmayı ve gün saymayı unutmayınn. Bu herkesin izlediği ama benim…devamı✨️ Her gün 1 film izliyorum. { GÜN 2 }
Yarıyıl tarilinde (1 ay) her gün 1 film izleme hedefi koyuyoruz kendimizee. Siz de bu fikri beğenirseniz, izlediğiniz şeylerin yorumunu yapmayı ve gün saymayı unutmayınn.
Bu herkesin izlediği ama benim izlemediğim film ile sizlerleyiz. Evliliklerinin 6.yıllarına gelmiş çiftimiz bir çift terapistine gidiyorlar çünkü hayatlarının monotonluğundan sıkılmışlar. Monotonluk pek ilk akla gelen monotonluklardan değil ama. Onların hayatı mükemmel akisyonlu fakat evlilikleri sıradanlaşmış. Neden evlendiklerinin ikisi de farkında değil mesela. Bu sanki bir tatil aşkıymış ve öyle kalması gerekliymiş.
Başrollerin görüntü şöleni yaşattığı gerçeğini inkar edemeyiz evet. Mükemmel bir ikili. Ona da evet. Aslında birbiriyle yaşam olarak da mükemmel iki karakteri izliyoruz. Ama ikisi de birbirine söylemediği şeylerden dolayı aslında evli oldukları insanı tanımıyorlar.
Aksiyonlu ve sıkmayan bir film olmasına rağmen bu oyuncu kadrosundan insan daha büyük şeyler bekliyor. Daha kaliteli bir film olabilirmiş. Her şeyden ellerini kollarını sallayarak çıkmaları ve her noktada birbirlerini seçmeleri beklediğim bir film gidişatı değildi sanırsam. Sonu da beni tatmin etmedi. Sondaki çatışma hele hiç tatmin etmedi. Direkt tatmin olmadım ben bu filmden. Sadece sıkmadı ve kendini izletti. O kadar.
✔️7/10
'16.01.24
Daha bir önceki film maratonumu paylaşmayı bitirememişken 1 aylık tatilimde 1 ay her gün film izleme serüvenimiz başlasın mı? BAŞLASIN. ✨️ Her gün 1 film izliyorum. { GÜN 1 } Yarıyıl tarilinde (1 ay) her gün 1 film izleme hedefi…devamıDaha bir önceki film maratonumu paylaşmayı bitirememişken 1 aylık tatilimde 1 ay her gün film izleme serüvenimiz başlasın mı? BAŞLASIN.
✨️ Her gün 1 film izliyorum. { GÜN 1 }
Yarıyıl tarilinde (1 ay) her gün 1 film izleme hedefi koyuyoruz kendimizee. Siz de bu fikri beğenirseniz, izlediğiniz şeylerin yorumunu yapmayı ve gün saymayı unutmayınn.
Noel'de mucizeler gerçekleşir diyen yüzlerce filmden sonra burada da demişler ki öyle bir mucize yaratalım ki anneyle kız çocuğu, bebekle köpek ve babayla da erkek çocuğu beden değişsin. Tabi bu herkesin en önemli günün denk geliyor. Annenin önemli bir toplantısı, kızın futbol maçı, çocuğun Yale görüşmesi var. Tabi köpek ve bebek için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.
Eğlenceli ama baya çerezlikti. Aslında verilmek istenen mesaj birbirlerinin hayatındaki zorlukları anlamalarıyken bu mesaj o kadar zor verilmiş ki filme bağlanamıyorsunuz.
✔️4/10
'15.01.24
Spoiler içeriyor
"I just got a whole lot of tears inside me. I can't help it." Uzun süre sonra, beynimde hiçbir şey olmadan bir diziye başladım. Tüm okul stresi bitmiş bulunmakta ve 1 aylığına yine buradayız. Ama bu dizi kesinlikle beklediğim gibi…devamı"I just got a whole lot of tears inside me. I can't help it."
Uzun süre sonra, beynimde hiçbir şey olmadan bir diziye başladım. Tüm okul stresi bitmiş bulunmakta ve 1 aylığına yine buradayız. Ama bu dizi kesinlikle beklediğim gibi kafa dağıtmalık bir dizi değildi.
Uyuşturucu satıcısı bir üvey baba, uyuşturucu bağımlısı bir anne, konuşmayan ve eliyle havaya yazdığı her şey gerçekleşen değişik bir abi, zorlanan ve bunların hepsiyle yaşamak zorunda olan bir çocuk. Ayrıca bu çocuk bir mahkumka mektup arkadaşlığı yapıyor. Ama bunların hepsine rağmen çocukların ve üvey babalarının arası çok iyi. Bu adam kötü üvey babalardan değil diyorsunuz ama kendi hayatının içine etmiş biri aslında. Ayrıca bunca şeye rağmen bazen mutlu bir aile hissi uyandırıyorlar. Ama sonrasında aniden o iğrenç aile görünümüne geri dönecek bir şey yaşanıyor. Minicik bir çocuğun mecburi zekası beni paramparça etti. Değişik üç insanın arasında her şeyi toparlamaya çalışan ama her şeye rağmen de bir cevap arayan bu çocuk gerçekten beni çok üzdü.
Dizi sizi üzecek ve düşündürecek bir dizi mi yoksa gizemlerle dolu hatta fantastik bir dizi mi anlamakta çok zorluk çekiyorsunuz. Çocuğa uzun bir süre sadece kötü yollarla çok para kazanılabileceği empoze ediliyor ve gerçekten çok kırıcı. Minicik bir çocuk iğrenç, uyuşturucu satılan yerlerde gezdiriliyor. Sonra fark ediyorsunuz ki aslında olan her şey fazlasıyla anormal. Fantastik değil, anormal şeyler dönüyor bu dizide. Dizi her bölüm biraz daha derinleşiyor. İğrenç ebeveynler izlerken tek düşündüğüm şey insanın bir kardeşinin olması mükemmel bir şey.
Gerçekten nasıl oluyor bilmiyorum ama bu dizi size birden fasla şey hissettiriyor. Ailenin önemini hissediyorsunuz. Dizideki hayatlara bakıp hayatınıza şükredebiliyorsunuz. Ağlıyorsunuz, gülüyorsunuz, heyecanlanıyorsunuz ve ne kadar şerefsiz varsa hepsine sövüyorsunuz. Eli benim gördüğüm en iyi çocuk karakter kesinlikle. Mükemmel biri. Hayatımda hiç bu kadar pratik zeka, cesur, ailesini daha iyi sahiplenen bir çocuk görmemiştim. Mükemmel bir karakter ve ne iyilik yaptıysa onu geri buluyor. Ne kadar dost edindiyse o dostlar en zor gününde ona yardım ediyor. Her şeyin en kötüsünde büyümüş bir çocuk olarak her şeyin en güzelini hak ediyor ve kesinlikle gazetecilik tam ona göre bir meslek. Her şeyin en kötüsünde büyümüş olmasına rağmen bu çocuğun en büyük özelliği şiddete başvurmanın ilk seçenek olmaması gerektiğini düşünmesi. Mükemmel bir karakter çizdiği için bu dizi kesinlikle tam puanı ve izlenmeyi hak ediyor.
"Kalkarsam tekrar iteceksin."
✔️10/10
'14.01.24 ~ 15.01.24
Spoiler içeriyor
Film biyografi olarak geçse de şu şekilde bir uyarı vermişler. “The following fictionalization is inspired by real people and real events that look place in Waterloo, Ontario.” Yani gerçeklerden esinlenilmiş bir kurgu. Bu yüzden çok fazla araştırma ile yazılmış bir…devamıFilm biyografi olarak geçse de şu şekilde bir uyarı vermişler. “The following fictionalization is inspired by real people and real events that look place in Waterloo, Ontario.” Yani gerçeklerden esinlenilmiş bir kurgu. Bu yüzden çok fazla araştırma ile yazılmış bir inceleme bulacaksınız çünkü izlerken neyin gerçek neyin kurgu olduğunu da bilmemiz lazım, değil mi?
Aslında biraz düşünmeniz bile telefonun ne kadar önemli bir buluş olduğunu size gösterecektir. Ama akıllı telefonun bulunuşu, dünyayı baştan sona değiştiren, mesafe kavramının işlevini yitirmesini sağlayan bir devrim. Şu an çok alışmış olmamızdan da dolayı kimseyi aramayacak ya da biriyle irtibatta kalmamız gerekmeyecek de olsa, akıllı telefonlarımızı yanımızdan ayıramıyoruz. Bu sıralar çok daha fazla gündemde olan radyasyon ve beynimizi bulandırıyor haberleri de bunu pek etkilemiyor sanki. Hepimiz zararlarını biliyoruz ama belki de gerçekten beynimizi bulandırdığı için birer bağımlı olmuş durumdayız. Sizi bu bağımlılığın sebebinin ilk anına götürecek o film, işte bu film.
Mike Lazaridis. Donanım işinde ustalaşmış bir isim. İşini severek yapmak denemez, işiyle tamamen aynı bedene bürünmüş denilebilir. Bazen hayatını bir şeye adamış zeki ve istekli insanlar görürsünüz. Çok sosyal değillerdir hatta dışarıdan garip gözükürler. Böyle insanlarla çok arkadaşlık kurmak istemeyiz ama onlar geleceğe şekil verirler genelde. Burada da kaybetmiş tek kişi biz oluruz tabi. İşte Mike tam da o garip tipleme. “Lisede bir hocamız vardı ve bize bilgisayarı telefonun içine koyabilecek kişinin dünyayı değiştireceğini söylemişti.” İşte normal insanlar buna ne saçmalıyor bu hoca der. Mike normal bir insan değil ve burada da kaybeden yine biz normal insanlar oluyoruz. Hiç bizim olmayan bir şeyi nasıl kaybederiz diye düşünen yani normalliği ile barışık insanlar da çok haklılar ayrıca, onlara bir parantez açalım. “Tamam. Bir çağrı cihazı, bir cep telefonu ve bir posta makinesini tek bir şeyde hayal edin.” Bu da Mike gibilerin normal insanlara işi basitleştirme cümlesi. Normal değil, biz basit insanlarız. Onların aksine. Filmin dışında Mike Lazaridis ile ilgili birkaç bilgi vereyim. Öncelikle kendisi İstanbul’da doğmuş. Kanada’da 1984’de RIM (Research in Motion) şirketini kurarak Blackberry adındaki akıllı telefon markasını çıkarmış. Hala yaşayan Mike, şu an 62 yaşında.
Yıl 1996. Mike ve arkadaşı telefonlarını sunmak adına Jim adındaki bir adama gidiyorlar fakat iş beklediklerinden garip ilerliyor ve Jim bir anda Mike’ın şirketine ortak oluyor. Filmde de hızlı ilerliyor buralar. Zaten asıl olay elde bir prototip bile olmadığını görünce, telefonu sunmak ve haklarını almak için girilen yoğun dönemde başlıyor. Jim’in ortak olduğu şirkete şirket demek için o şirketin 40 fırın ekmek yemesi lazım. Bence açıklayıcı oldu. Jim buna deli oluyor tabiki çünkü kendisi büyük bir şirketten gelmiş. Burada ise hiçbir kazanç olmadığı gibi bir de borçları var. Ama Jim’in hızı ve piyasa tecrübesiyle, Mike’ın zekası ve buluşları birleşince ortaya ne çıktığını siz bile tahmin edemezsiniz. O yılda yaşayıp telefonu ilk defa görmüş biri gibi hissettiğimi söylemeden geçemeyeceğim gerçekten.
-Kesinlikle dünyanın en büyük çağrı cihazı.
-Hayır, aslında dünyanın en küçük e-posta terminali.
Yıl 2003. Blackberry e-posta göndermede çığır aştıktan sonra belli ki bu Mike’a yetmemiş ve kısa mesajların tanesinin 10 sent olduğu ve ağın tüm parayı aldığı bir dönemde, o veri yoluyla yani ağın arkasından mesajlaşmanın yolunu buluyor. Kısacası ücretsiz mesajlaşma. Yeni buluşun başka bir yeni buluş doğurduğu bu ortamda tabiki pürüzler çıkıyor. Jim ve Mike birbirini birçok yönden tamamlıyor. Jim çok çabuk patlayabilirken Mike çok daha sakin olduğu için ve bir sistemin iki ucu gibi oldukları için bütün pürüzleri zor da olsa çözüyorlar. Buna sıkıntı mı denir bilemem ama şirket bir türlü eski halinden kurtulamıyor. Bazıları için bu bir sıkıntı evet ama para geldikçe ruhun ölmesi olayı burada yaşanmıyor. Eski mühendisleri elinde tutarken büyüyen şirket, ruhunu da kaybetmemiş oluyor. Bunlar yeni bir rakibin ortama giriş yapmasına kadar gayet iyi giderken, rakip geldiğinde Mike resmen deliriyor. O sakin Mike yerini bu zamana kadar kurduğu her şeyi kaybetme düşüncesiyle sarılmış manyak Mike’a bırakıyor. Bu sektörü ben yarattım derken hayal kırıklığına ve delirişine şahit oluyoruz. O sahnede bir adamın yarattığı her şeyin üzerine çıkılabileceğini görmesini izliyoruz. Hep kendisinin sahip olacağını düşündüğü sektör elinden kayıp giderken onun çırpınışlarını izlemek çok üzücüydü. Bu arada Jim ile yolları tamamen ayrıldı çünkü Mike’ın gözü sadece kurduğu geçmişteydi ve gelecekteki engellerin hiçbirini göremedi. Blackberry en iyi zamanlarında sektörün %45’ine sahipken şu an hiçbir telefonu bulunmamakta. Filmde gösterilmese de Blackberry 2002’den beri işletme sistemlerini güncellemediği için, 2010’da tamamen pazar hakimiyetini Google’ın Android’ine kaybetmiş.
Bu tarz işlerde takım ruhunun önemini çok net görebildiğimiz bir film. Jim ve Mike birbirlerini tamamlarken çok büyük işler başarıyorlar. Bir mühendis aklı ve bir pazarlamacının tecrübesiyle şu an hayatımız çok kolay aslında. Ama maalesef kişisel çıkarların olduğu bir ortamda hiçbir şey son ana kadar yaşamıyor. Düşüncenin daha büyük bir düşünceyi doğurduğu bir yüzyılda yaşıyoruz çünkü. Biz bu kolaylığın içine doğmuş ya da içinde büyümüş bir nesil olsak da, emin olun film size o gerginliği de o heyecanı da çok güzel geçiriyor. İyi seyirler ve umarım düşünceleriniz daha büyük düşünceleri doğurmaya devam eder.
✔️8/10
'27.9.23
Spoiler içeriyor
Herkesin sevdiği ve izlediği, Gilmore Girls bitince boşluğa düşerim diye başladığım o diziyle karşınızdayım. Öncelikle kesinlikle Gilmore Girls ile alakası yok. Anlamadım bana öyleymiş gibi gösterenleri? Burada tamamen zenginlerle dolu, arkadan iş kazmaktan başka bir olayı olmayan insanlarla dolu. Daha…devamıHerkesin sevdiği ve izlediği, Gilmore Girls bitince boşluğa düşerim diye başladığım o diziyle karşınızdayım.
Öncelikle kesinlikle Gilmore Girls ile alakası yok. Anlamadım bana öyleymiş gibi gösterenleri? Burada tamamen zenginlerle dolu, arkadan iş kazmaktan başka bir olayı olmayan insanlarla dolu.
Daha ilk 2 bölümü izledim ve umarım düşüncelerim değişir. Yoksa Gilmore Girls'den sonra niye bu kadar abartıldığını anlamadığım bir diziye başlamış olacağım.
Aslında çok fazla entrika ve olay olmasına rağmen tekrarlanan iki şey var. Eğer okul zamanıysa öğrenciler arasında ve tabiki bizim ekip arasında geçen entrika birincisi. Eğer tatilse, olaysız kalamayan ekibimizin kendine saçma sapan olaylar bulmasıyla oluşan entrikalar ise ikincisi.
Bu dizinin benim için en büyük eksisi şu. Olaylar o kadar hızlı ilerliyor ki bir gün yaşanan bir şeye çok üzülmenize gerek kalmıyor. Çünkü sonraki gün sanki o olay bir aldatma değil de bir kalem ödünç almaymış gibi davranıyorlar mesela. Sinirimi bozuyor. Hiçbir şeye bağlanamıyosun çünkü her şey onlar için çok kolay. Bir anda çözülüyor. İğrenç...
Evet güzel ve karakterlerle bağ kurabildiğiniz bir dizi. (ben kuramadım) Ama uzatmak için yeni yeni karakterler çıkarmaları ve artık ana kadro üstünden döndüremedikleri için yeni karakterler sayesinde döndürüyorlar olayları. Bu beni o kadar baydı ki. Son sezonlarda artık bitsin diye yalvarıyordum. Gossip kesinlikle benlik bir dizi değil. Sıkmadı ama sarmadı da. Nasıl anlatılır bilmiyorum ama dışarıda beni anlayan birileri var eminim.
⚠️ SPOILER ⚠️
1.sezon
--------
İlk 8-9 bölümü zar zor izledim. Herkes aşırı ergence davranışlarda bulunuyor. O partiden bu partiye, o kızdan başka kıza ve aynı şekilde o erkekten başka erkeğe giden karakterlerle dolu çünkü dizi. Sonrasında ortam ve istenilen şeyler aynı da kalsa, daha çok karakter işe dahil ediliyor ve karakterler oturuyor. Blair'ı bir bölüm çok severken birkaç saniye sonra herkesi zorbalamasını karakterine hiç yakıştıramıyorum mesela. Sanki Yale isteyen biri Rory gibi olmalı... Ama öyle değil farkındayım ve bunun Blair'ın karakterinin önemli bir parçası olduğunu da görüyorum. Kabul etmek istemiyorum biraz çünkü öyle devam ederse dizide hiçbir karaktere bağlanamamış olacağım. Dan çok saf ve Serena'nın arkasında kalıyor gibi hissediyorum. Serena zaten hiç ama hiç sevmediğim bir karakter. Jen desen kuyruk gibi dolaşıyor kişiliği yok resmen. Nate sadece yakışıklı, o da kuyruk gibi dolaşıyor hiçbir özelliği yok. Chuck tam bir şerefsiz. Ebeveynleri zaten birbirinden kötü. Bunlar daha ilk sezon fikirlerim bakalım diğer sezonlar için fikrim ne olacak...
2.sezon
-------
Yine herkes ilişkilerini çocuk oyuncağına çevirmiş durumda. Aslında herkes sevdiğinin peşinden koşarken kimse kavuşamıyor ve tabiki Gossip Girl'e haber verecek saçma sapan şeyler yapıyorlar.
En mantıklısı Nate derken bir anda otuzu aşmış bir kadın filan getirdi bir de başımıza. Bir o eksikti zaten. Neyseki çabuk bitti. Onun dışında Dan ile arkadaş olmalarını beğendim. Sonra yine en mantıklı Nate diye düşünmeye başlamışken Blair ve Veness arasında çok fazla gidip gelmesi yine beni bıktırdı.
Blair'ın bu kadar direnmesi de sinirimi bozuyor. Adam Lordsa ne olmuş? Chuck son anda bile şerefsizlik yapmış olabilir ama birbirlerini seviyorlar ve hala direniyorlar. Blair'ın kafası çok karışık ve ben buna dayanamıyorum artık. Sonrasında tekrar Nate'e dönmesi ama hala Chuck'a biz neyiz diye sorması da ayrıca saçmalıktı.
Ne olursa olsun Serena'nın kimseyle birlikte olmaması gerçekten beklemediğim bir şeydi. En mantıklısı bu sezon başında onu seçiyorum herhalde ama sonunda kesin fikirlerim değişir. (Bunu yazdıktan 1 bölüm sonra değişti.) Sonra yine saçmaladı ama son bölüme kadar yine en düzgün davranan oydu.
Dan sezon başında aşırı salaktı. Belki de en salağıydı. Serena'nın yalan söylemesi bu kadar büyütülmemeliydi. Sebepleri oldukça yeterliydi. Saçmaladı ve bir sürü kızı hayatına soktu bir anda. Gereksiz... Sonrasında hocayla yaşadığı saçma şey de kalbul edilebilir değildi. Sezonun en ama en saçma şeyiydi.
Chuck'ın sesini ve gözlerini kısarak konuşmasına deli oluyorum. İğrenç gözüküyor. Kim demiş bunu yapmasını? Ama bu sezon şerefsizlikten biraz da olsa uzaklaşan birini gördük. Sezon sonuna kadar olabildiğince düzgün davrandı. Chuck karakteri için düzgünlüğün sınırlarını zorladığını söyleyebilirim.
Ayrıca bu sezon Jen'in kuyruk olmaktan vazgeçmesi ve kendi ayakları üzerinde durmasını sevdim. Ama yine birilerinin gözünü açması gerekti. Her seferinde böyle oluyor maalesef. Sezonun sonlarına doğru onu geri plana attılar zaten.
3.sezon
-------
3.sezon üniversitede başladı ve biraz daha büyüdü işler. Artık ergence şeyleri daha az yaparlarken, aralarında daha büyük ve yıkıcı olaylar geçmeye başladı.
Rufus ve Lily sonunda evlendi. Bu büyük bir adım oldu bence. Dizinin seyrini değiştirdi. Ama oğullarının onları çok çabuk affetmesi bu sezonun en saçma olaylarından biriydi.
Serena yine ve yine kendini arayışa çıktı. Bu kızın kendini bir türlü bulamaması beni gerçekten deli ediyor. Artık bir yol çiz kendine. Yeter gerçekten.
Blair bu sezonun aptalı olmayı başardı. Chuck'ı o kadar sıkıştırdı ki ilk defa bu ikili arasından Chuck'ın daha mantıklı hareket ettiğini düşünüyorum. Babası öldüğünden beri daha olgun biri oldu sanki. Ayrıca ikisinin ilişkisi de oturmaya başladı. Gerçektenbi bir noktada toksik de olsa birbirlerini tamamlıyorlar.
Nate'e hiç anlam veremedim ama Dan'in böyle sessiz sakin olması beni biraz rahatlattı.
5.sezon
-------
Blair beni bu sezon şok edecek kadar sessiz, sakin ve hamile... Chuck da aynı şekilde çok fazla sessizleşti. Aslında herkes çok büyüdü denilebilir. İlk yarıdan sonra Blair'ın kararsızlığı beni çıldırttı tabiki.
Dan'e bu sezonda çok hak veriyorum ve Dan üzerinden olan konularda diğerlerinin çok abarttıklarını düşünüyorum. Serena'ya bu konuda kesinlikle hak vermiyorum. Yaptığı her şey yanlıştı. Dan'in kitabını rahatça çıkartması ve bundan zevk alması lazımdı. Onun yerine tüm heyecanını kursağında bıraktılar. Hoş değildi.
Nate yine yüzmemesi gereken sularda tabiki. Bir de başımıza Charlie saçmalığı çıktı. Nate'in kendinden büyük kadınlara aşkı beni öldürecek gerçekten.
Ayrıca Serena iyice geri plana atıldı ve bu benim için baya iyi. Serena'ya bir türlü ısınamıyorum gerçekten çok gereksiz bir karakter bence.
6.sezon
-------
Bu sezon sanırım en kötü sezon olacak. İğrenç başladı.
Rufus salak mısın ya gerçekten? Ne alaka Ivy ne alaka! Lily de aynı salak. İkisi de çok aptal ve umarım birbirlerine geri dönmezler çünkü onun da limiti doldu bence.
Chuck ve Blair gerçekten sıkmaya başladı. Ya beraber olun ya da salın birbirinizi artık. Chuck'ın babasıyla sorunları da adam öldü dirildi yine de bitmedi. Belki kendi yoluna baksa her şey düzelebilirdi. Ayrıca Blair da sadece ama sadece kendi yoluna baksa mükemmel yerlere gelebilirdi.
Serena her başı sıkıştığında uyuşturucuya başlayıp sonra ölümden dönüyor. Sonra da yeni bir hayat diye başlayıp yine aynı çukura düşüyor. Ayrıca Dan ile dönüp dolaşıp bir araya gelmeleri de hiç hoşma gitmiyor.
Dan bir türlü dikiş tutturamadı ve hiçbir zaman da tutturamayacak bence. Ayrıca Gossip olması kadar saçma sapan bir şey olamaz. Sonu 5 yıl sonraya getirip güzelleştirmiş de olsalar diğer sezonlara bakınca büyük hatalar var. Zaten yapımcılar da her sezon Gossip Girl'ü değiştirmişler çünkü tahmin eden büyük siteler olmuş. Tahmin edilemeyeni yapmaya çalışırken de işi batırmışlar.
Nate ve Lola'yı da sevmiştim. Yazık oldu. Nate gerçekten her seferinde salak salak hareketler yapıyor. Yine de en düzgünü hala Nate diye düşünüyorum.
6 sezonun sonucunda geniş çerçeveye bakarsak Yasak Elma şemasından daha iğrenç bir şema çizebileceğimize eminim. Nate ve Blair, Dan ve Serena ilk çiftlerimizden. Dan ve Serena öncesi Nate ve Serena işi pişirirken, bu çiftlerden sonra Chuck'da Blair ile en yakın arkadaşı Nate'e kazık atıyor. Serena'nın annesi Lily ve Chuck'ın babası Bart, sonrasında Lily ile Rufus yani Dan'in babası, Serena ve Nate, Dan ve Georgina, Chuck ve Jenny, Nate ve Jenny, Nate ve Venessa, Dan ve Venessa, ucundan Dan ve Ivy ve yine ucundan Ivy ve Nate, Rufus ve Ivy, tekrar Bart ve Lily, Dan ve Blair, sonrasında tekrar Dan ve Serena, Ivy ve Serena'nın babası.... Abi iğrençsiniz. Midesizsiniz. Beraber olmayan sadece Chuck ve Serena kaldı onlar da kardeş sayılırlar zaten zahmet olacak ama. Çok iğrenç çooook iğrenç. Ayrıca arada Nate'in yaşça kendinden büyük kadınlarla olması, sonrasında Lola ve sonrasınra 17 yaşında bir çocukla olması... ÇOK İĞRENÇ BİR DİZİ ALLAHIM!!!
✔️ 6/10
'22.08.23 ~ 26.01.24
Spoiler içeriyor
Büyümenin birlikte başarılan ve zorlu bir yol olduğunu gösteren film, Air. Amazon Prime’ın yeni biyografik ama değil gibi de olan filmi Air’ın yönetmeni Ben Affleck ve aynı zamanda oyuncu kadrosunda. Matt Demon ve Jason Bateman gibi isimlerin de bulunduğu bir…devamıBüyümenin birlikte başarılan ve zorlu bir yol olduğunu gösteren film, Air.
Amazon Prime’ın yeni biyografik ama değil gibi de olan filmi Air’ın yönetmeni Ben Affleck ve aynı zamanda oyuncu kadrosunda. Matt Demon ve Jason Bateman gibi isimlerin de bulunduğu bir filmin başarılı olmaması biraz zor.
Yıl 1984. Film bu zamanların çeşitli olaylarını kısa kısa bize izleterek başlıyor. Sonra film asıl konusuna, yani basketbola odaklanıyor. Baketbolun yanında aynı zamanda konumuz Nike. Bu yüzden o yılın ayakkabı pazarına göz atıyoruz. Converse ve Adidas, Nike’ı geride bırakmış gözüküyor. Peki ne olmalı ki hem Nike hem de bir basketçi aynı anda şahlanabilsin? Kaderlerinin kesişmesi lazımdır belki bir noktada.
Tabi 80ler iç açıcı bir dönem değil. Irkçılığın sokaklarda boy gösterdiği bu dönemde siyahi basketçilerin kendini göstermesi ve piyasaya sürmesi ne kadar zor bir düşünsenize. Filmde de dendiği gibi koşan siyahilerin hırsız olduğu düşünülen bir dönemde koşmayan bir basketçi mi yaratacaklar, yoksa ırkçılığı bile alt edip dünyayı kasıp kavuracak bir basketçi mi keşfedecekler? Aslında tek amaçları markalarını duyurmak ve rakiplerine yetişebilmek. Bir basketçi listesi yapıyorlar ve en iyi 5 kişinin çoktan Converse ya da Adidas ile anlaştığını görüyoruz. Nike için zorlu bir yol. Ya o 5 kişiden birini ikna edecekler ya da diğer kişileri kendine bağlayıp onları ünlü edecekler. Hangisi daha zor? İkisi de birbirinden zor. Başrolümüz Sonny ise gözünü ilk beşteki yükselmekte olan Jordan’a dikiyor. Güzel seçim dostum, güzel seçim…
Peki hala sloganı “Just Do It” olan Nike’nin bu sloganı nereden bulduğunu biliyor musunuz? Bir idam mahkumunun son sözleriymiş bunlar. “Just do it.!” -Sadece yap.- Evet Nike, o zamanlar hiç iç açıcı bir marka değilmişsin. Ama bunun kapitalizmin bir aşaması olduğunu söyleyenler de var. Bu kısma göre, ‘Just Do It’ Nike’nin ürünlerini arzulatmak amacıyla uyguladığı bir kapitalizm oyunu. Sadece satın al mantığını tüketiciye aşılamak onların buradaki amacıymış. Bir idam mahkumunun son sözlerinin bir markayı kurtaracağını kim bilebilirdi değil mi?
Jordan o zamanlar 18 yaşındaki bir çaylak. Bir çaylak üzerinden oyun kurmak cesaret edilebilecek bir şey olmamasına rağmen oyunun onun üzerinden kurulduğunu fark eden Sonny, geleceği görüyor. Resmen geleceği gördüğü bir sahne var. Her yer sessizleşiyor ve o sadece Jordan’ın kariyer sayısına odaklanıyor. İşte o sahnede Jordan’ın ve Nike’nin geleceğini gören bu adam, bu işin peşini tabiki bırakmaz. Genç yetenek keşfetmenin heyecanı ve gururunu hiçbir yerde bulamazsınız çünkü.
Bazen bir şeye inandığında, her şey o zaman başlıyordur ve her şey o zaman biter. Kimin ne dediği önemli değildir, herkes yapmamanı söyler ama sen inanmışsındır ve denilen de kimin dediği de önemli değildir. Sayısal kanıtlar olabilir, sözlü ya da yazılı kanıtlar da olabilir ama sen inanmışsındır. Kanıtlar için her şey bitmiştir ama senin için ve inandığın şey için her şey daha yeni başlıyordur. Bu film, bir şeye inanmayı mükemmelleştiren ve ilahlaştıran en iyi filmlerden biri.
Nike’nin özelleşmesinin asıl sebebi, kendilerini değil oyuncuyu ön plana çıkarmaları. Filmde Sonny’nin tamamen buna odaklandığını görüyoruz. “Bu kez sporcu ayakkabımızı giymeyecek, ayakkabıyı sporcuya göre yapacağız.” Sporcuyu kendilerine uydurmaya çalışmıyorlar, sporcunun onları seçmesini sağlamak da istemiyorlar. Onlar sporcuya ait olmak istiyor, sporcu onlara ait olsun istemiyorlar. Bu durumda ortada bir seçim olamaz ki? Jordan’ın bir ayakkabı markası olmuş olur ve Nike tamamen farklı bir yoldan istediğine ulaşmış olur. Ne kadar zekice… Yaptıkları bir büyük şey daha var: Kuralları yıkmak. Kurallara karşı geldiğinizde manşet olursunuz. Manşet olduğunuzda adınız yetenekleriniz dışında da duyulmuş olur. Bu piyasalar maalesef böyledir ama kurallara karşı gelmenin her zaman bir çekiciliği vardır. NBA ayakkabılarda %50’den fazlasının beyaz olması kuralını getirmiş ve eğer olmazsa da ceza koymuş. Nike ise daha fazla kırmızı yapar, cezayı öder ve kurala uyulmadığımız için de haberlere çıkar ve devrim yaratırız diye düşünüyor. Ödenen para, bunun için gelecek paranın yanında hiçbir şey. Bu da onları diğerlerinden ayıran ikinci büyük düşünce oluyor.
İki markanın hikayesi demiştik başlıkta da. Jordan’ın marka değerinin şu an bile süren büyüklüğünü biliyoruz. Onun markalaştırılıp piyasaya sürülmesi lazımdı ve bunu da birinin fark edebilmesi lazımdı. Fark edilmese de belki Jordan için farklı yollardan benzer kariyer çizilebilirdi ama Nike için aynısı geçerli olur muydu bilemeyiz. Birisi saf yetenek, birisi ise doğruyu kullanabilme, geleceği görebilme becerisi. Birleşince mükemmel bir ikili. Sonny’nin dediği gibi “Ayakkabıyı giymiyor, kendisi ayakkabı. Ayakkabı da o.” İyi seyirler ve just do it.
✔️9/10
'27.9 23
Spoiler içeriyor
Dünya’yı gezmek isteyen bir insanın izlemesi gereken ya da bilmesi gereken bazı şeyler vardır. Başlasın mı araştırmalar o zaman? Haydi başlasın. 6 bölüm ve 6 farklı ülke. Umarım izlediğim ülkeleri gezme şansım da olur bir gün. Bir sürü yemek öğrenmeye,…devamıDünya’yı gezmek isteyen bir insanın izlemesi gereken ya da bilmesi gereken bazı şeyler vardır. Başlasın mı araştırmalar o zaman? Haydi başlasın. 6 bölüm ve 6 farklı ülke. Umarım izlediğim ülkeleri gezme şansım da olur bir gün. Bir sürü yemek öğrenmeye, kültürlerini tanımaya hazır mısınız? İnsan analizini en iyi yemekler üzerinden yaparız sözünü kanıtlamak için izliyorum. Ve bir de sizin için. Hayır, tamamen kendim için.
📍Arjantin’e gidiyoruz: Buenos Aires. Gizli silahları peynirmiş. Tutkulu bir halkmış Arjantin halkı. Zaten çoğumuz mavi beyaz forma renklerinden tanıyoruz onları. Hırslarını ve yeteneklerini de gösterdiler tutkularının yanında. Futbol, tango, siyaset gibi konulardaki tutkularıyla öne çıkıyorlarmış. Diğer Latin ülkelerinden daha çok Avrupa ülkelerine benziyorlarmış ayrıca. Mimari, müzik ve sanatın yanında yemeklerinde de Avrupa rüzgarı esiyormuş.
Bizim gibi et manyağı bir ülke aslında Arjantin. En ünlü sokak yemekleri şunlar: Choripan, Milanesa, Pizza, Empanada, Tortilla.
Merkez pazarının içinde Las Chicas de Las Tres adında minik bir yerin sahibi olan Pato bizi konuk ediyor bu bölümde. O bir sanatçı. Mükemmel Tortilla’ları varmış. Patatesli yumurta yaptığınızı düşünün. Üstüne kaşar ve jambon ve üstüne bir kat daha patatesli yumurta.
Pizza’nın da bir hikayesi var tabi. Arjantin’in yerlisi neredeyse hiç yok ülkede. Göçmen kanı akıyor aslında bu topraklarda. Pizza da İtalyan göçmenler ile gelmiş ve burada Fugazzeta olmuş. Stuffed pizza diye de geçiyor. Buranın da en iyi mekanı La Mezzetta’ymış. Pizza ama iki kat hamurlu. Ortasında bolca mozarella ve en üstünde de soğan var. Buna pizza diyemeyiz bence artık?
Empanadas; yani kızarmış mısır unu hamuru. İçi çeşit çeşit olabiliyor. Kıymalı, Bizim gözleme diybebiliriz aslında. Ele alınacak kadar oluyor bu. Lo de Fabi en meşhur yer bu konuda.
Choripan; yani sucuklu sandviç. Futbolla içli dışlı olan bu ülkede maç varsa bu yemek kesin yenirmiş mesela. En önemli sokak yemeklerinin de bu olduğunu söylüyorlar. Bizim kokoreç gibi bir anlam yüklemişler herhalde.
📍Brezilya’ya gidiyoruz: Salvador. Brezilya benim için Gabi demek. Başkaları ne düşünür bilmem. Onun bizim yemeklerimize bayıldığını biliyorum. Bakalım onların en ünlü yemekleri nelermiş. Bu sefer Dona Suzana’nın yanındayız. Şehirde sömürge zamanından kalan Portekiz etkisini ve Afrikalı kölelerden dolayı Afrika etkisini çokça görebiliyorlarmış. Dansta, dinde ve tabiki çokça yemeklerde görebiliyoruz bunu.
Bu sefer sır neredeyse her şeyde kullanılan o yağda; dende yağı. Bir de börülce çokça kullanılıyormuş. Ünlü sokak lezzetleri ise şunlar: Acaraje, abara, feijoada, moqueca.
Re-Restaurante. Dona Suzana’nın meşhur Moqueca’sını yiyebileceğiniz o yer. Deniz kıyısındaki bir şehirde balığın yenmeme imkanı yoktur. Bu yemeğin asıl ürünü de balık zaten. Balık, hindistan cevizi sütü ve kilit ürün dende yağı. Birleştiremediniz dimi aklınızda bu ürünleri? Ben de birleştiremedim ama çok sevildiği kesin.
Pirao & Abara yemek için Martinha Do Abara’ya gidiyoruz. Sahilde bir seyyar satıcı kadın. Pirao kurutulmuş sosis ile yapılıyor. Abara’da ise Kurutulmuş karides ve ezilmiş fasulye ana ürünlerimiz. Tabi dende yağı vazgeçilmezimiz. Görüntüsü bu sefer hiç iştah açıcı değil çünkü muz yaprağına sarılıyor ve garip duruyor. Denemek lazım…
Acaraje için Acaraje de Baia’ya gidiyoruz. Tatlı patates püresi veya karides püresiyle doldurulan börülce böreğiymiş. Dende yağını bu sefer kızartmada kullanıyorlar.
Feijoada için Bar Du Kabaça’ya düşüyor yolumuz. Et bombardumanının içine fasulye düştüğünü düşünün. Öyle bir yemek. Her türlü et var. Kurutulmuş dana eti, sosis, pastırma, kaburga, but… Çok enerji verdiğini söylüyorlar tabi.
📍Meksika’ya gidiyoruz: Oaxaca. En merak ettiğim ve ama ona rağmen hakkında en çok bilgi sahibi olduğumu düşündüğüm ülke. Burada da sır soslarda. Salsa ve Mole adlı sosların başka bir yerde bulunamayacağını söylüyorlar hatta. Tabi bir de mısır Meksika’nın olmazsa olmazı. Bu bölümde göreceğimiz sokak lezzetleri şunlar: Memela , Tlayuda, Tamale, Piadrazo, Auga Fresca ve herkesin bildiği Empanada’lar. Central de Abastos şehrin en kaliteli ürünlerini en uygun fiyata bulabileceğiniz pazarıymış.
Memela’nın en önemli aşçısı ve bu bölümün konuğu Dona Vale adındaki yerin sahibi Valentina Hernandez. Diğer Memela’lardan onunkini ayıran özel yaptığı morita chili salsa sosuymuş.
Empanada için Empanadas Del Carmen’e gidiyoruz. Tavuk ve sarı mole sosu ana ürünler. Burası aile geleneğini sürdüren bir kadının sokak arabası aslında. Minik ama ünlü ve mükemmel lezzetler yapıyor.
Tlayudas için Tlayudas La Chinita’ya gidiyoruz. Bu sefer ana malzemelerimiz peynir, fasulye ve et. Burada da bir kadın var tabiki. Güzel şeylere bir kadın eli değmeli sanırım.
Piedrazos & Aguas Frescas için El Pocito’ya gidiyoruz. Sirkeli kızarmış ekmek ve meyve suyu yani. Kızarmış ekmeği sirkeli suya batırıp üzerine peynir ya da acılı tuz koyuyorlar. Meyve suyu ise çeşitli: Frenk incirlisi, incir yapraklı kabaklısı ve şeftalilisi var.
📍Peru’ya gidiyoruz: Lima. Bu seferki bölümde diğer 3 bölümün aksine bizi japon asıllı Toshi adındaki erkek bir şef karşılıyor. Kendini Peru’lu sayıyor. Babası ünlü bir şef Toshi’nin. Hayat enerjisinin olduğu yüzünden belli olan bu aşçımız, küçük, sesli ve karmaşık bir yerinin olmasından gayet mutlu. Açıkçası kendine özel bir hissi var bu mekanın. Peru’nun Lime şehrinin gri bir denizi ve havası var. Bu kapalı şehrin en sevilen sokak lezzetleri ise şunlar: Anticuchos, picaron, causa, mazamorra, butifarra, combinado ve ceviche.
Ceviche, balık bazlı bir sokak lezzeti. Al Toke Pez’e gidiyoruz. Toshi’nin mekanı. Burada da Japon etkisini yine bir göç dalgasıyla görmek mümkünmüş. Her ülkede olduğu gibi buraya da Japon tarzı karışmış. Ceviche’yi özel kılan da bu etki. Combinado adındaki yemekte ise kalamar ve ceviche birleştiriliyormuş Toshi’nin mutfağında.
Picarones, yani Peru usulü çörek için Picarones Mary’ye gidiyoruz. Balkabağı ve tatlı patates unuyla yapılıyor. Üzerine ise bal. Burası bir karı kocanın küçük arabası aslında. Çok tatlı bir yer.
Combinado için Huerta Chinen’e gidiyoruz. Adından da anlayabileceğiniz üzere bu karmakarışık bir tabak. Bir sürü çeşidi var. Pilav ve et üzerine fasulye, sos ve birkaç şey daha konularak servis ediliyor. Burası da pazarda kurulmuş bir yer ayrıca. Pazarın içindeki yerler hep mükemmel oluyor, biliyoruz bunu artık.
Anticuchos için Dona Pochita’ya gidiyoruz. Tam Türkiyelik bir yemek. Izgarada dana yürek. İlk başta zenginlerin artıklarından çıkan bir köle yemeğiyken, şu an Peru’da tüm sınıfların en sevdiği yemekmiş.
📍Kolombiya’ya gidiyoruz: Bogota. Bu şehirde dünyanın her yerinden lezzetler bulabilirmişsiniz. Yine bir pazara gidiyoruz. La Perseverancia Pazarı. Önceki pazarlardan daha çok yemek yeri olduğunu söyleyebiliriz. Değişik ve iştah açan bir ortam. Burada öne çıkan bir kadın var, Luz. Bogota’nın lezzetleri şunlar: Arepa, tamale, bandeja paisa ve çeşit çeşit çorbalar…
Aijaceo çorbası için Luz’un mekanına yani Tolu’ya gidiyoruz. Mısır, tavuk gibi bir sürü malzemeden oluşuyor bu çorba.
Rompe colchon için Esquina de Mary’ye gidiyoruz. Bu hindistan cevizi sütlü balık çorbasıymış. Hatırlarsanız bu tarz bir şeyi Brezilya’da da görmüştük. Buranın başka bir özelliği ise taze baharatları çok kullanmalarıymış.
Arepa, her şeyle yenen bir ekmek. Izgarada mısır unuyla yapılan bu hamuru en iyi yapan yer de La Caseta Del Tinto. Burada peynirli ve tüm malzemeler ev yapımı olarak yapılıyor. Normalde de her şeyle yedikleri bir şeymiş yerlilerin.
Tamale & Bandeja Paisa için Comidas Pili ve Cositas Ricas Dona Maria’ya gidiyoruz. Muz yaprağında, buharla pişmiş hamur ve et tabağı bunlar. İki kardeş, annelerinin geleneğini yine pazarda sürdürüyorlar.
📍Bolivya’ya gidiyoruz: La Paz. Son şehrimiz. Burada sokak yemeklerinin büyümesini sağlayan toplum tarafından dışlanmış Cholita kadınları aslında. La Paz’ın lezzetleri şunlar: Saltenas, böbrek yahnisi, chola sandviçi, tarçınlı sorbe, api ve relleno.
Emiliana’nın relleno’su çok ünlüymüş. Patates püresi toplarının içine et doldurulmuş bir yemek bu. Sonra pirinç ve muz topu da yapmış ve bunlara yenim soslar eklemiş. Bu toplar için Rellenos De Dona Emi’ye gitmeliyiz.
Chola sandviçleri’nin adı Cholita kadınlarının yaptığı bir şey olduğu için böyle ve onu yemek için Plaza de Las Cholas #6 uğramanız gereken yer. Domuz butlu olan bu sandviç domuzun 24 saat pişmesiyle yapılıyor. İçine soslar ve turşular giriyor. Çok sevilen bir lezzetmiş.
Bunuelos için Apis Sabır Irupaneno’ya gidiyoruz. Kızarmış hamur ve yanında ünlü lezzet Api içeceği. Sarı ya da mor mısırdan yapılan bu içeceği Bunuelos ile birlikte çok seviyorlarmış.
Tarçınlı sorbe için Tradicion Pacena’ya gidiyoruz. Burada tarçınlı sorbeye Helado de Canela diyorlar.
Benim favorim sanırım bu 6 ülke içinde Peru oldu. Toshi kesinlikle en sevdiğim aşçıydı.
Bu belgeseli, içinde sadece yemek olmaması ve her açıdan kültür yüklemesi yaşattığı için gerçekten başarılı buluyorum. Yemek ile ilgilenmek kesinlikle bir sanat. Annelerimizin bir sanatçı olduğunu söylemek bence çok uygun kaçar. Kolay değil. Belki günümüzde eskiye oranlar daha kolay ama yine de kolay değil. Sanatçı annelerimize ve evinde, restoranında ya da sokakta yemek yapan tüm sanatçı aşçılara teşekkürler ve iyi seyirler.
✔️9/10
'21.9.23 ~ 24.9.23
Spoiler içeriyor
Yalnızlığın iyilikle de doldurulabileceğini gösteren ve herkesin en az bir filmini kesin izlediği ünlü oyuncu Tom Hanks’in son çıkan filmi , A Man Called Otto. Fredrick Backman’ın romanından uyarlanan filmin başrolünde Tom Hanks’i görüyoruz. Burada adı Otto. Eşini yakın bir…devamıYalnızlığın iyilikle de doldurulabileceğini gösteren ve herkesin en az bir filmini kesin izlediği ünlü oyuncu Tom Hanks’in son çıkan filmi , A Man Called Otto.
Fredrick Backman’ın romanından uyarlanan filmin başrolünde Tom Hanks’i görüyoruz. Burada adı Otto. Eşini yakın bir zamanda kaybetmiş, buna hala alışamamış ve yokluğunu kabullenememiş Otto, karısının mezarında çok fazla zaman geçiriyor. Eşinin gidişiyle huysuzlaşan ve mahallesinde de böyle nam salmış biri karakterimiz. Peki size bir soru. İnsanlar yaşlandıkça mı hayattan bunalmaya ve huysuzlaşmaya başlarlar, yoksa hayatın getirdiği ansızın ölümler midir bunalımın ve huysuzluğun asıl nedeni? Bunun cevabına ikisi de diyorsanız ya da bilmiyorum hangisi diye düşünüyorsanız merak etmeyin. Filmde de bunu çözeceğiz zaten.
Uyanıyorsunuz. Uzun süredir yanınızda uyuyan, yanında uyandığınız bir insanı orada bulamıyorsunuz. Ne kadar zaman geçmeli bunun normal olması, insanın alışması için? Kendi hayatının ona yetmediğini görüyoruz. Belki de kendi hayatına sığamıyordur artık. Biri hayatından çıkınca hayatınız küçülür mü yoksa hayatınızda bir boşluk mu açılır mesela? Oraya sığamıyor mu yoksa oraya yetemiyor mu bilinmez ama ikisinden biri yüzünden etrafındaki insanlara hatta hayvanlara bile sarmış durumda. Huysuzluk damgasını da bu yüzden yemiş zaten.
Fazlaca kontrol hastası Otto. İntihar etmeden önce evinin önüne park edenleri azarlayacak kadar ve aynı şekilde intihar etmeden önce elektriklerini kapattıracak kadar kontrol manyağı. Ya da sadece intihar etmek istemiyor ama hayatında yaşamaya değer bir şey de göremiyor. Kendini oyalıyor. İnsanlarla uğraşarak aslında kendine bir uğraş çıkarıyor. Amacı huysuzlanmak değil. Yalnızlığını hatırlatmayacak herhangi bir şey yapma isteği bu sadece. Zaten film ilerledikçe göreceksiniz ki kontrol etmek istediği şeylerin sayısı kadar diğer insanlar yaptığı yardımlar da var. Bunu suratsız yapıyor olması adamın kaybettiklerini düşününce çok da önemli değil ha, ne dersiniz?
Mezarın başında denilen o cümle. “Sen evde yokken hiçbir şey çalışmıyor.” Derin bir sessizlik. Çünkü denecek başka bir şey yok. Çünkü o yok. Artık olmayan birinin arkasından ne diyebilirsiniz ki daha? Eşiyle tanışmalarını izliyoruz. Tanışmaları bile eşine yardım etmeye çalışırken oluyor. Aslında Otto gerçekten çok iyi ve hassas kalpli bir adam. Sadece yaşadıklarını hassa kalbi kaldırmakta zorlanıyor.
Filmde çok fazla flashback bulunuyor. Yani eski anıları çok fazla izliyoruz. Bu hem karakteri anlamamıza yardımı oluyor hem de filmde sadece geçmişini gördüğümüz eşine bizim ile üzülmemize neden oluyor. Hem derinlik açısından hem de duyguları verebilme açısından çok başarılı bir adım atılmış bu şekilde. Mesela kimsesiz bir gencin hayatına her şey olan bir genç kadını görüyoruz. İkisi de çok genç. Otto o zamanlar babasını yeni kaybetmiş, annesini hatırlamayacağı kadar küçükken kaybetmiş ve tam kimsesiz kalmışken karşısına bir kız çıkıyor. Hayatına girdiğinde tüm boşlukların o kıza ait olması çok da şaşırılacak bir şey değil. Büyük bir bağ oluşuyor yani.
Komşularıyla ilişkisi de güzel aslında. Yine hayatı tamamen bomboş olmuşken, bir aile geliyor ve onun boşluklarını doldurmaya başlıyor. Kadın yemek getiriyor, adam hiç olmamış oğlu gibi ondan yardım istiyor ve çocuklar da hayatın güzel bir yer olduğunu ona hatırlatmaya başlıyor. Otto her kendini öldürmeye çalıştığında hissediyorlarmış gibi kapıya dayanıyorlar ve bilmeden onun hayatını kurtarıyorlar. Otto’ya sadece yardım alarak değil yardım ederek de hayattan zevk alabileceğini gösteriyorlar. Tabi yardım da ediyorlar orası ayrı. İyilik bulaşıcıdır değil mi? Kelebek etkisi dediğimiz şey gerçektir ve inanmanız yeterlidir.
Hüznün ana duygu olduğu bu filmde ağlamaklı tebessüm eden emoji gibi hissediyorsunuz. Geçmiş yaşayana acı verirken bizleri tatlı bir hüznün kucağına bırakıyor. Otto hayatının yeni bir sayfasına geçerken sayfayı çevirmek için yalanan parmağın da yeni taşınan komşular olduğunu düşünün. İşte tam öyle bir film. Otto kocaman kalbi olan bir insan. Hem mecazi anlamda hem de gerçek anlamda öyle. Çok kez ölmeyi denedi ama zamanı gelmemişti. Yaşadığı süre boyunca çok fazla insanın hayatına dokunmasın rağmen daha dokunacağı hayatlar vardı. Ölemedi bir türlü. Ailesinin sahiplenmediği çocuktan bir sokak kedisine kadar herkese kucak açan huysuz ve büyük kalpli güzel adamın hikayesi. İyi seyirler ve iyiliğin hayatınızda hep olması dileğiyle.
✔️10/10
'24.9.23
İki tip kötü insan vardır. İlk insan tipi, doğuştan içimizde bulunan kötülüğü benliği yapmış, onunla kendi yolunu çizmiş insandır. İkinci insan tipi ise ilk insan tipinin eline küçük yaşta düşmüş, onunla yani kötülükle büyümüş, içindeki iyiliği hiçbir zaman keşfedememiş bu…devamıİki tip kötü insan vardır.
İlk insan tipi, doğuştan içimizde bulunan kötülüğü benliği yapmış, onunla kendi yolunu çizmiş insandır.
İkinci insan tipi ise ilk insan tipinin eline küçük yaşta düşmüş, onunla yani kötülükle büyümüş, içindeki iyiliği hiçbir zaman keşfedememiş bu yüzden iyilik ve kötülük arasında seçim de yapamamış insandır. Bu insanlar sadece kötülüğün farkındadırlar. İyilik gördüklerinde afallamaları da bu yüzdendir.
Bu kitapta bir idam mahkumunun son gününü okumadan önce, idamın dünyadaki en kötü şeylerden biri olduğuna ikan edilmeye çalışılıyoruz. Bir sürü örnek verilmiş ve evet çok canice olduğunu söylemek doğru olur. Ama eğer ilk insan tipiyse bunlaro yaşayan, canım o kadar da yanmaz ve vicdanım o kadar da sızlamaz. Herkes hak ettiğini bulmaz mı?
Ama yine kitabın ön sözünde söyle deniyor: "Yaşayanlar ve mahkum edenler ölüm cezasının toplumdan kendisine zarar veren ve daha sonra da zarar verebilecek olan birini uzaklaştırmanın önemi nedeniyle gereklü olduğunu söylüyorlar. Sadece bu söz konusu olsaydı, müebbet hapis cezası yetecekti. Öldürmek neye yarar?" Bu durum sadece adalet sisteminin oturmuş olduğu bir dünyada işe yarar. Ve adalet sisteminin oturduğu bir ülkede de bir dünyada da yaşamıyoruz. Ama yazar haklı. Böyle bir yer olsaydı, yani cezalar gerektiği kadar verilebilseydi, idam çok gereksiz olurdu.
Hala idamı savunmuyorum. Hala bunun canilik olduğunu düşünüyorum ama içimdeki minik bir ses ya canilik yapılan caniyse diye düşünüyor. Bunun cezasını kesmek aslında sadece yaradanın işi. O yüzden de hala idamın olmaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu ülke için konuşursak, idam cezasının da çıkarlar için kullanılacağını biliyoruz. Elin kolun uzunsa, paranı çalan adamı bile idam ettirebilecek bir ülkede yaşıyoruz. Ya da biliyoruz ki masum insanlar da buna mahkum edilebilir. O yüzden bu ülkenin sonu olurdu. Geride kaldığı için şükretmeliyiz.
Kitabın ön sözünü konuştuğumuza göre, asıl hikayenin başladığı yerdeki düşüncelerimi söyleyeyim okumaya başlamadan. Kitapta hangi insan tipinin yazıldığını sanırım anlayamayacağız. Ama eğer anlasaydık, yani bunu açıkça belirtseydi Hugo, sanırım ön sözün benim için bir önemi kalmazdı. Kendimle çeliştiğimin farkındayım ama iğrenç insanların ölürken ne düşündüğü ya da ne hissettiği beni üzemez. Desteklememem onlar için üzüleceğim anlamına gelmiyor. Ben bir insanın ölümüne karar veremem ama birileri iğrenç bir insanın ölümüne karar verdiyse de bunun önünde duramam. İşte burada da insanın aklında tek bir düşünce oluyor. Doğrusunu mu yapıyorum yoksa ben de mi iğrenç bir insan oluyorum? Bilmiyorum. Ve sanırım hiçbir zaman bilemeyeceğim. Umarım bu seçimi yapmak zorunda kalmam hayatımın hiçbir anında.
✔️9/10
'24.9.23 ~ 27.9.23
🔅 Her gün 1 film izliyorum. { GÜN 45 } - Son gün. Her gün 1 film izleme hedefi koyuyoruz kendimizee. Siz de bu fikri beğenirseniz, izlediğiniz şeylerin yorumunu yapmayı ve gün saymayı unutmayınn. ✨️ Bunun artık sonunun gelmesi lazımdı.…devamı🔅 Her gün 1 film izliyorum. { GÜN 45 } - Son gün.
Her gün 1 film izleme hedefi koyuyoruz kendimizee. Siz de bu fikri beğenirseniz, izlediğiniz şeylerin yorumunu yapmayı ve gün saymayı unutmayınn. ✨️
Bunun artık sonunun gelmesi lazımdı. Ben film izlemeye devam edeceğim ama artık her gün değil. Okul başlıyor maalesef arkadaşlar... Her güzel şeyin bir sonu vardır. Son filmimiz de vlog tadında bir belgesel olsun istedim. Bakalım nasıl.
Bu belgeselde bir çiftin ülkeleri gezişine şahit oluyoruz. Eski hayatlarını bırakan ve kendilerine yeni bir sayfa açan iki insan. Yolda tanışıyorlar. Sevgili oluyorlar. Onları geleneksel hayatlarından iten şeyin, yine onları birleştirdiğini düşünüyorlar. Eski hayatları tamamen farklı olan iki insanın şu anki hayatlarına konuk oluyoruz.
Bisikleti deneyen ve öyle tanışan çiftimiz, yeni hayatlarında bisiklet istemediklerini ve karavanın da sıkıcı olduğunu düşünüyorlar. Ansızın satılık bir okul otobüsüne denk geliyorlar ve bum. Kafada yeni bir ev canlanıyor. Tabiki yolda bir sürü sorunla karşılaşıyorlar. Mesela otobüsün çatısı su sızdırıyor! Ama her şeyin halledilebilir olduğunu ve hiçbir sorunun heyecanlarını öneleyecek kadar büyük olamayacağını düşünüyorlar. İŞTE YAŞAM ENERJİSİ! İŞTE GEZGİN RUHU!
Benim hayallerimden yalnızca biri karavanla önce ülkemi sonra da yurt dışını gezmek olduğu için de bu kadar hoşuma gitmiş olabilir. Yolda yeni insanlarla tanışmak, doğayı yeniden tanımak, hayvanlarla dost olmak, bazen elinde olanla yetinmek, bazen de kendine yetebilmek ne kadar ihtişamlı bir hayat düşünsenize. Hele yanımda bir de köpeğim olacaksa... Ömrüm boyunca böyle yaşarım.
Düşünsenize hiçbir yerde turist değilsiniz çünkü evinizi yanınızda taşıyorsunuz.
İzlerken araştırma yaptım biraz ve hayal kırıklığına uğradım. Ayrılmışlar. Başkalarıyla evlenmişler ve hatta ikisinin de çocuğu olmuş. İşte hayat... Kimi nereye sürükleyeceği ve karşısına kimi çıkaracağı belli olmuyor.
Bilmiyorum hiç Youtube'da Yolcuların Dikkatine kanalını izlediniz mi. İzlemediyseniz hemen koşun. Bu belgesel tam olarak Ebru ve Cihan izliyormuşum gibi hissettiriyor. Mükemmel resmen. Bence şans verilebilecek, gerçekten gezgin vlog tarzı bir belgeseldi. İzlediğime hiç pişman değilim. Bu kadar düşük puanı da kötü olduğundan değil, belgesel gibi hissettirmediğinden almış olmalı. Aklınız karışmasın. İzleyin.
"Less planning means more flexibility."
✔️6/10
'21.9.23