Eylül ayı ve burçlar KOÇ: Yenilenen enerji BOĞA: Yeniden uyanış İKİZLER: Huzur bulmak YENGEÇ: Rahatlama ASLAN: Netlik ve gerçek BAŞAK: Yön belirleme TERAZİ: Barışmak AKREP: Gerçek aşk YAY: İyi şans OĞLAK: İyileşme süreci KOVA: Mental toparlanma BALIK: Süpriz gelişme
tarihi ayakta tutan galata köprüsü haliç xix. yüzyıla kadar tarihi yarımada'yı, galata ve pera'dan ayırmış. çağlar boyu birçok köprü yapmış insanoğlu haliç'i geçmek için… en tanınmışı şu anda sütlüce'yi eyüp'e bağlıyor. günümüzdeki ise beşinci köprüdür. galata köprüsü geçmişten bugüne sadece…devamıtarihi ayakta tutan galata köprüsü
haliç xix. yüzyıla kadar tarihi yarımada'yı, galata ve pera'dan ayırmış. çağlar boyu birçok köprü yapmış insanoğlu haliç'i geçmek için… en tanınmışı şu anda sütlüce'yi eyüp'e bağlıyor. günümüzdeki ise beşinci köprüdür. galata köprüsü geçmişten bugüne sadece geçişi kolaylaştırmamış, istanbullu onu hep yaşamın bir parçası olarak görmüş, öyle saygı duymuş, öyle sevmiş ki…
imparator jüstinyen'in ritmini sürdüğü dönemlerde bile haliç'e köprü yapma çalışmaları olduğu biliniyor, en eski köprüler ayvansaray ve kağıthane'de inşa edilmiş. fakat ikisi de 1204'te istanbul'a düzenlenen iv. haçlı seferi'nin kurbanı olmuş.
rönesans sanatçısı ve bilim adamlarından leonardo da vinci, sultan ii. bayezid'e haliç köprüsü için bir tasarım sunmuş ama bu fikir osmanlı'yı yönetenler tarafından ciddiye alınmamış. 1836'da unkapanı ve azapkapı arasında sallardan yapılan bir köprü kumlana kadar da bu proje ertelenmiş.
o zamandan bu yana birçok galata köprüsü yapılmış. son yapılan köprü eskisi kadar güzel değil ama hava koşullan ne olursa olsun, denize ve köprüye sadık, çok sayıda balıkçı onu yalnız bırakmıyor. köprü altında sıralanmış balık restoranlarında güneşin haliç'in üzerinde kayboluşunu izlemek ise ayrı bir keyif.
leonardo'nun köprüsü
haliç'e bir köprü yapılması o kadar ihtiyaçmış ki hem leonardo da vinci hem de michetangeto planlar hazırlamış. 1502'de tamamlanan ve sultan ii. bayezid'e sunulan leonardo'nun çalışması en bilinen tasarım.
maketi 2001 yılında norveç aas'ta, leonardo köprüleri projesinin bir parçası olarak yapıldı. 2009'da ise marmaray projesi çerçevesinde, galata ile unkapanı köprüleri arasında leonardo'nun tasarımından farklı bir metro köprüsünün yapılması için çalışmalar başlatıldı.
galata köprü'sünün ilk modeller
xix. yüzyıl ortalarına kadar köprü kurmanın teknik olarak mümkün olmadığı haliç'in iki kıyısı arasındaki ulaşım teknelerle sağlanmış. 1845 yılında, sultan abdülmecid'in annesi bezm-i alem valide sultan, galata'ya ulaşımı kolaylaştırmak için bir köprü yaptırmış.
bu köprü, yeni köprü, cisr-i cedid ya da valide köprüsü isimleriyle anılmış.
1863'te, ateş ahmed paşa'nın ahşap olarak yaptırdığı yeni köprü, 1875 ve 1912 yıllarında demir kullanılarak yapılan köprülerle iki kez yenilenmiş; 1878 senesinde köprünün altına kahve ve lokantalar açılmış.
aralarında edmondo de amicis'in de olduğu çok sayıda yazar “avrupa'nın en muhteşem yaya yolu” diye adlandırılan bu köprü ile ilgili hoş satırlar bırakmışlar geriye. galata köprülerinin en ünlüsü, büyük gemilerin boğaz'dan haliç'e geçişine olanak sağlayacak şekilde, açılır kapanır olarak tasarlanmış ve 1912'de açılmış. beton olan son köprü ise 1994 senesinde devreye girdi.
en ünlü galata köprüsü
istanbullular galata köprüsü hakkında nostaljik sohbete daldıklarında, bilin ki 1912'de yapılan ve 80 sene şehre bir sadakatle hizmet eden zarif köprüye atıfta bulunuyorlar. 1992'de faaliyetine son verilmeden önce çıkan yangında zarar görmüş ancak yerine konacak olan köprü hazır olduğu için hemen yapılmıştı. nostaljik köprü, bugün sütlüce ve eyüp arasında sadece yayalara hizmet veriyor.
neden altın boynuz
yabancıların haliç'e altın boynuz demelerinin birçok nedeni olduğu söylenir; kimileri kağıthane ve alibey derelerinin çatallı şekillerini boynuza benzetir, kimileri günbatımının haliç'teki yansımasını altına… kimileri de 1453'te türklerin saldırısına uğrayan bizanslıların çok miktarda altını denize atmasına bağlar bu ismi. aslında altın boynuz yunanca “chrysokeras”ın tercümesi ama bu kelimenin nereden geldiği tam olarak bilinmiyor. türkçe ismi haliç ise osmanlıca'da “istanbul'un körfezi” anlamına gelen haliç-i dersaadet'in kısaltılmış şekli. bazılarına göre de asıl altın boynuz tarihi yarımadanın kendisi.
köprüden briç'e…
galata köprüsü adını bir kağıt oyununa veren dünyadaki tek köprü olmalı. 1901 yılında yayınlanan bir briç rehberine göre, kırım savaşı sırasında galata'da kalan ingiliz askerleri her akşam galata köprüsü'nü geçip kahvehanelere oyun oynamaya giderlermiş. bu güzergah sebebiyle oyunu “bridge” (briç = köprü) diye isimlendirmişler.
geert mak en çok satanlar listesine girmiş olan kitabı “köprü” de, galata köprüsü'nde ve çevresinde yaşayan, zar zor geçinen insanlarla yaptığım mülakatlarla, istanbul'un daha alt kesimlerinin hayatları üzerindeki perdeyi aralar.
Mitoloji Soyluları Atreus Soyundan; “İpheigeneia Taurisler Arasında” Bölüm -2 “Peki,” dedi Iphİgeneia, “durun da mektubu getireyim.” Odadan çıkınca Pylades, Orestes’e döndü: “Burada tek başına bırakamam seni. Bırakırsam alçak derler bana. Yok yok, seni severim.” “Kardeşim Elektra’yı seninle evlendirdim,” dedi Orestes.…devamıMitoloji Soyluları Atreus Soyundan; “İpheigeneia Taurisler Arasında”
Bölüm -2
“Peki,” dedi Iphİgeneia, “durun da mektubu getireyim.” Odadan çıkınca Pylades, Orestes’e döndü:
“Burada tek başına bırakamam seni. Bırakırsam alçak derler bana. Yok yok, seni severim.”
“Kardeşim Elektra’yı seninle evlendirdim,” dedi Orestes. “Onu koru diye. Kardeşimi bırakamazsın. Bana gelince, ölürsem kurtulurum belki.”
Onlar konuşurlarken, Iphİgeneia elinde mektupla içeri girdi. “Kıralı kandırırım,” dedi. “Benim habercimi nasıl olsa salıverir. Ama önce…” Pylades’e dönerek devam etti: “önce mektupta ne yazdığını sana anlatayım ki, eşyalarını kaybedersen ağızdan söylersin.”
“Peki,” dedi Pylades, “kime götüreceğim mektubu?” “Orestes’e. Agamemnon’un oğluna,” dedi Iphİgeneia. Mykenai’dekileri düşünüyordu. Delikanlıların şaşkınlık İçinde kendisine baktıklarını görmedi bile:
“Ona dersin kİ, Aulis’de kurban edilen kardeşi yolluyor bu mektubu. Iphigeneia ölmedi.”
“Tanrım!” diye haykırdı Orestes. “ölüler dirilebilir mi?” Iphigeneia, öfkeyle, “Sus,” dedi, “vaktimiz az. Ona beni bu yabanî ülkeden kurtarmasını yazdım. Unutma delikanlı, adı Orestes’dir.”
“Tanrım!” diye İnledi Orestes. “İnanılacak şey değil.”
“Ona söylüyorum, sana değil,” dedi Iphigeneia. Pylades’e döndü: “Unutmazsın, değil mi?”
“Unutmam,” dedi Pylades. “Zaten mektubunu hemen vereceğim. Orestes, sana mektup var. Kızkardeşinden.”
“Sözlere sığmayacak bir mutluluğa ‘kavuşturdun beni,” dedi.Orestes
Iphigeneia’yı kollarına aldı, ama kız onun kollarından kurtuldu.
“Nereden bileyim kardeşim olduğunu?” diye sordu.
“Aulis’e gitmeden önce işlediğin pelerini anlatayım mı?” dedi Orestes. “Saraydaki odanı hatırlıyor musun? İçinde neler vardı, söyleyeyim.”
Iphigeneia kollarına atıldı kardeşinin. “Canım kardeşim,** diye hıçkırdı. “Bir tanem. Ben giderken küçücük bir bebektin. Olağanüstü bir şey bu.”
“Zavallı kız,” dedi Orestes. “Sen de benim gibi acı çekmişsin. Bir de kendi kardeşini öldürecektin nerdeyse.”
“Kötü şeyler yapmaya alıştım,” dedi Iphigeneia. “Nasıl kurtarabilirim seni? Hangi tanrı, hangi insan yardım eder bize?”
Pylades sessizce bir köşede duruyordu, ama besbelli sabırsızdı. Karar verme zamanı gelmişti artık. “Buradan çıkalım da, bir şeyler düşünürüz,” dedi.
“Kıralı öldürsek,” dedi Orestes. Ama Iphigeneia bunu istemiyordu. Kral Thoas öyle iyi davranmıştı ki kendisine, ona kötülük edemezdi. Ansızın aklına bir şey geldi. Düşüncesini kardeşiyle Pylades’e anlattı. Sonra üçü birden tapınağa girdiler.
Bir süre sonra tanrıçanın heykelini elinde tutarak tapınaktan çıktı Iphigeneia. Eşikte bekleyen adama seslendi:
“Ey kırıl, dur. Kıpırdama.”
Kural, şaşkınlık içinde, ut olduğunu sordu. Yolladığı kurbanların temiz olmadığını söyledi Iphigeneia. O delikanlılar kirliydiler, annelerini öldürmüşlerdi. Artemis çok öfkeliydi.
“Heykeli kıyıya, götürüp temizliyeceğim,” dedi. “Yunanlıları da günahlarından kurtaracağım. Ancak o zaman tören başlıyabilir. Yalnız bu iş sessizlik ister. Getirin tutsakları, şehir halkına da yanıma yaklaşmamalarını buyurun.”
“İstediğinizi yapın,” dedi kral. “Zamanın önemi yok.” Sonra Iphigeneianm elinde heykelle uzaklaşmasını seyretti; Orestes’le Pylades genç kızın arkasından yürüyorlardı. Nöbetçiler, arınma töreni için gerekli çanakları taşıyorlardı ağır ağır. Iphigeneia, yüksek sesle tanrıçaya yakarıyordu. Ores-tes’in gemisinin bulunduğu körfezde gözden uzaklaştılar. Her şey yolunda gidecek gibi görünüyordu, ama gitmedi.
Denize ulaşmadan önce nöbetçileri başından savmayı başarmıştı Iphigineia. Askerler kendisinden o kadar korkuyorlardı ki, bir dediğini iki etmiyorlardı. Üçü koşarcasına gemiye bindiler, tayfalar küreklere asıldı. Ama limanın ağzına geldikleri zaman rüzgâr karaya doğru esmeye başladı. Ne kadar uğraşsalar ilerleyemiyorlardı. Geri geri giden gemi kayalara çarpacaktı nerdeyse. Tauris’lilerin akılları başlarına gelmişti. Kral Thoas, öfkeyle tapmaktan inip, tutsaklarla rahibeyi yakalatmaya karar verdi. O sırada bir ışıltı belirdi önünde… Bir tanrıçaydı bu.
“Ey kral, dur,” dedi tanrıça. “Ben Athena’yım. İşte söylüyorum sana. Bırak gemi gitsin. Poseidon rüzgârları, dalgaları yatıştırıyor şu anda; yolculukları iyi geçsin istiyor. Iphigeneia ile yanındakilere tanrılar yol gösteriyor, öfkeyi bir yana bırak.”
Thoas, “Buyruklarınız yerine getirilecek, tanrıçam,” dedi.
Kıyıdaki gözcüler, rüzgârın dindiğini, dalgaların yatıştırdığını gördüler. Gemi engine doğru açıldı.
Mitoloji Soyluları Atreus Soyundan; “İpheigeneia Taurisler Arasında” Bölüm -1 Yunanlılar, insanların kurban edilişini anlatan öykülerden hiç hoşlanmazlardı. Bu iş, ister öfkeli tanrıları yatıştırmak, ; ister Toprak Ana’nın ekinlerini yeşertmek için yapılsın, korkunç bir şeydi onların gözünde. Kurban isteyen tanrı, kötü…devamıMitoloji Soyluları Atreus Soyundan; “İpheigeneia Taurisler Arasında”
Bölüm -1
Yunanlılar, insanların kurban edilişini anlatan öykülerden hiç hoşlanmazlardı. Bu iş, ister öfkeli tanrıları yatıştırmak, ; ister Toprak Ana’nın ekinlerini yeşertmek için yapılsın, korkunç bir şeydi onların gözünde. Kurban isteyen tanrı, kötü ‘ bir tanrıydı. Euripides’in sözleriyle, “Kötülük yapan tanrılar, tanrı değildi.”
İşte bu yüzden, Iphigeneia’nın Aulis’te kurban edilişini anlatan başka bir öykü yaymak gereği duyuldu. Eski öyküye göre, Yunanlılar; Artemis’in sevdiği yabanî hayvanlardan birini öldürmüşler, tanrıçanın gözüne yeniden girebilmek İçin de genç bir kızı kurban etmek zorunda kalmışlardı. Ama sonraları, bunun Artemis’e atılan bir iftira olduğuna karar verildi. Küçük, çaresiz yaratıkların koruyucusu, ormanların, koruların güzel tanrıçası böyle bir şey ister miydi hiç? Öykünün sonu hemen değiştirildi.
Aulis’teki Yunanlı askerler, Iphigeneia’nm ölümü beklediği odaya girince kızı annesiyle yan yana buldular. Iphigeneia, annesinin kendisiyle mihraba kadar gelmesini istemedi. “Benim için de, senin için de böylesi daha İyi,” dedi. Klytaimr: nestra, odada tek başına kaldı. Bir süre sonra koşa koşa bir haberci geldi yanına, “iyi haberlerim var size!” diye haykırdı. “Kızınız kurban edilmedi. Rahip onu kesmeye hazırlanırken, orada bulunan herkes önüne bakıyordu. Rahibin çığlığını duyunca başımızı kaldırdık. Kızınız ortalarda yoktu. Boğazı kesilmiş bir geyik yatıyordu mihrabın önünde. Rahip, “Bu olsa olsa Artemis’in işidir,” dedi; “tapınağında insan kanı istemez o. Kurbanı kendisi buldu. Dileğimizi kabul etti.” Rahip böyle dedi kraliçem. Bende oradaydım. Kendi gözlerimle gördüm. Kızınızı tanrılar kaçırdı;”
Ama Iphigeneia gökyüzüne çıkarılmadı. Artemis, Karadeniz kıyılarındaki Tauris ülkesine götürdü onu. O sıralarda, önlerine çıkan her Yunanlıyı tanrıçaya kurban eden yabanî insanlar yaşıyordu Turis’te. Artemis, Iphigeneia’nın sağ kalması için elinden geleni yaptı; onu tapınağına rahibe diye koydu.
Günün birinde, kıyıya bir Yunan gemisi yanaştı. Denizcileri fırtına atmamıştı oraya; kendi istekleriyle gelmişlerdi. Oysa Tauris’lilerin, yakaladıkları Yunanlılara neler yaptıklarını bilmeyen yoktu. Mutlaka önemli bir sebep vardı gelmelerinde. Şafak sökerken iki delikanlı gemiden inip gizlice tapmağa doğru yürüdüler. Soylu kişiler oldukları besbelliydi; kral oğullarına benziyorlardı. Yalnız, birinin yüzünde, çektiği acıların izler okunuyordu. “Tapmak bu, değil mi Pylades” diye sordu arkadaşına. “Evet, Orestes,” dedi öteki. “O uğursuz yer burası olacak.”
Orestes günahlarından kurtulduktan sonra gelmişlerdi buraya. Bu öyküye göre, Erinys’lerden bazıları Athena’nm kararını beğenmemişler, delikanlının yakasını bırakmamışlardı. Belki de kendisine öyle geliyordu. Yalnız, bu karardan sonra rahata kavuşamamıştı. Ardından gelen düşmanlar azalmıştı azalmasına ama yok olmamıştı.
Umutsuzluk içinde Delphoi’ye gitti. Apollon’un bakıcısı yol gösterdi ona ölümü göze alması gerekiyordu. Tauris’teki Artemis tapınağına girmesi, tanrıçanın kutsal heykelini getirmesi şarttı. Ancak heykeli Athenai’ye astığı zaman rahata kavuşup görüntülerden kurtulacaktı. Pylades, bu tehlikeli yolculukta onu yalnız bırakmadı.
Tapmağa vardıkları zaman, geceyi beklemenin daha doğru olacağına karar verdiler. Günışığında mutlaka görürlerdi; karanlık, kuytu bir köşeye saklandılar.
Haberci gelip de iki genç Yunanlının biraz sonra kurban edileceklerini söylediği zaman her günkü İşlerini yapıyordu Iphigeneia. Törene hazırlanması gerektiğini anlayınca, tüyleri ürperdi. Akan kanı, kurbanların çektiği acıyı hatırladı kızcağız. “ölümsüzler hiç böyle şey ister mi?” diye düşündü kendi kendine. “İnanmam buna. Tauris’in kana susamış insanları, kendi suçlarını tanrılara yüklemek istiyorlar.”
O böyle düşünürken, yakalanan gençler getirildiler. Iphigeneia, nöbetçileri tapmağa hazırlık yapmaya yolladı; üçü yalnız kaldıkları zaman ülkelerinin neresi olduğunu sordu delikanlılara, öyle çok gözyaşı döküyordu ki, Orestes üzülmemesini söyledi ona. Gelmeye karar verdikleri zaman bunu göze almışlardı zaten. Adlarını, kardeş olup olmadıklarını sordu Iphİgeneia. “Kardeşiz, ama doğuştan değil.” dedi Orestes. “ölecek adama, adı sorulur mu?”
“His olmazsa nereli olduğunuzu söyleyin.” dedi Iphİgeneia. “Bir zamanların ünlü Mykenai’sinden geliyorum,” diye cevap verdi Orestes. Iphİgeneia, “Oranın kıralı çok ünlüydü,” dedi, “Agamemnon…”
Orestes, “Tanımıyorum onu,” diye sözünü kesti, “bırakalım bunları.”
“N olur, anlatın onu bana,” diye yalvardı Iphİgeneia. “öldü,” dedi Orestes. “Karısı öldürdü. Sorma artık.”
“Bir soru daha. Karısı yaşıyor mu?’
“Hayır,” dedi Orestes. “Oğlu da onu öldürdü.”
Üçü sessizce birbirlerine baktılar.
Titrek bir sesle, “Hak yerini bulmuş,” dedi Iphİgeneia. “Korkunç bir günah yine de.” Kendini toplamaya çalıştı. “Kurban edilen kızın sözü geçiyor mu hiç?”
“Her ölünün sözü ne kadar geçerse,” dedi Orestes. Iphİgeneia ansızın canlanmıştı.
“Üçümüzü de kurtaracak bir şey geldi aklıma,” dedi. “Sizi buradan çıkartabilirsem Mykenai’deki arkadaşlarıma benden bir mektup götürür müsünüz?”
“Ben götürmem,” dedi Orestes, “ama arkadaşım götürebilir. Buraya benim hatırım için geldi zaten. Ona mektubunu ver. Beni de öldür.”
amaltheia, amazonlar, amymonb, antiope ve arakhne amaltheia bir öyküye göre amaltheia, zeus'u çocukken sütüyle beslemiş olan keçiydi. bir başka öyküye göre ise keçinin değil de, keçinin sahibi olan nymphenin adıydı amaltheia. bir boynuzu yardı başında, boynuzun içinde her zaman yiyecek…devamıamaltheia, amazonlar, amymonb, antiope ve arakhne
amaltheia
bir öyküye göre amaltheia, zeus'u çocukken sütüyle beslemiş olan keçiydi. bir başka öyküye göre ise keçinin değil de, keçinin sahibi olan nymphenin adıydı amaltheia. bir boynuzu yardı başında, boynuzun içinde her zaman yiyecek içecek bulunurdu. roma mitologyasmda corfıu copiae denir nymphenin boynuzuna.
bazı romalı yazarlara bakılırsa, comu copiae, akheloos adlı ırmak tanrısının boynuzuydu. herakles'le yaptığı bir savaşta boğa biçimini almıştı akheloos; yenilince de herakles, onun boynuzunu koparıp almıştı.
amazonlar
aiskhylos, “savaşçı amazonlar, erkek düşmanları/' der onlar için. kafkas dağlarına yakın bir ülkede yaşayan amazonların hepsi de kadındı. ülkelerinin başkenti themiskyra'ydı.
amazonlar, zaman zaman başka toprakları ele geçirmeye kalkarlar, başka uluslarla savaşırlardı. çeşitli sebeplerden lyki'ya, phrygia'ya, attika'ya saldırmışlardı. attika'da krallık yapan theseus, kraliçelerini kaçırmıştı. onu kurtarmak için yaptıkları savaşta yenildiler.
troia savaşında da çarpışmıştı amazonlar. penthesileianın önderliğinde yunanlılarla savaşmaları tliada'da anlatılmaz, ama pausanias'a. bakılırsa troia'yı koruyanlar arasında amazonlar da varmış. penthesileia o savaşta akhilleus tarafından öldürülmüştü. güzel amazonu öldürdüğüne çok üzülmüştü akhilleus, günlerce yas tutmuştu.
amazonları şairlerden, yazarlardan çok ressamlarla yontucular anlatmıştır.
amymonb
amymonc, danaid'lerden biriydi. babası bir gün su almaya göndermişti onu. bir satyr, amymone'yi görür görmez beğendi güzel danaid'in peşine düştü. poseidon, çığlığını duydu kızcağızın, onu satyr'den kurtarıp kendine eş yaptı. sonra üçlü çatalını yere vurarak bir pınar çıkardı topraktan; pınara amymone'nin adını verdi.
antiope
thebai'li bir kral kızı olan antiope, zeus'tan zethos ve amphion adlarında iki çocuk doğurdu. babasının öfkesinden kdrkarak doğar doğmaz ıssız bir dağa bıraktı çocukları. zethos ile amphion, bir çoban tarafından bulunup büyütüldüler. thebai kıralı olan lykos ile karısı dirke, antiope'ye öyle kötülükler etti ki, zavallı kadıncağız onların elinden kaçarak saklanmak istedi. dolaşa dolaşa oğullarının bulunduğu kulübeye geldi. nasıl olduysa oldu; çocuklar, annelerini tanıdılar, öç almak için thebai'ye gidip lykos'u öldürdüler; dirke'yi de saçlarından bir boğaya bağlayıp parçalattılar.
arakhne
tanrılarla, tanrıçalarla boy ölçüşmeye kalkmanın insana nelere mal olacağını, arakhe'nin öyküsü apaçık göstermektedir. oiympos'ta nasıl demircilikte tek usta hephaistos'sa, dokumacılıkta da athena birinciydi. tanrıça, bir gün arakhne adlı bir köylü kızın dokumacılıkta eşsiz bir güce sahip olduğunu duydu. hemen lydia'ya indi olympos'tan, arakhe'nin, oturduğu kulübeye giderek onu bir yarışmaya çağırdı. bu çağrıyı kabul etti arakhne. ikisi de tezgâhlarını kurup mekiklerini çalıştırmaya başladılar. altın, gümüş, gökkuşağı renkli kumaşlar dokundu. yarışma sona erince athena, arakhne'nin dokuduğu kumaşın kendi dokumasından geri kalır yanı olmadığını gördü, öfkeyle bir mekik geçirdi eline, kızcağızı dövdü. buna çok üzülen arakhne gidip kendini astı. aradan zaman geçince yaptığına pişman oldu athena, büyülü bir su hazırlayarak kızın üstüne döktü. o anda bir örümcek oluverdi arakhne, dokumacılıkta ustalığını sürdürdü.
Bölüm -2 orestes anlamıştı artık. demek uğursuzluk onun da başındaydı. kendi sonunu düşünmeden öç alması gerekiyordu. çocukluğundan beri görmediği evine gitmek için yola çıktı; arkadaşı pylades de yanındaydı. ikisi birlikte büyümüşlerdi, öyle her arkadaşlıkta rastlanmayan bir sevgiyle bağlıydılar birbirlerine. elektra…devamıBölüm -2
orestes anlamıştı artık. demek uğursuzluk onun da başındaydı. kendi sonunu düşünmeden öç alması gerekiyordu. çocukluğundan beri görmediği evine gitmek için yola çıktı; arkadaşı pylades de yanındaydı. ikisi birlikte büyümüşlerdi, öyle her arkadaşlıkta rastlanmayan bir sevgiyle bağlıydılar birbirlerine. elektra bilmiyordu onların geleceğini, ama umudunu kesmemişti.
bir gün babasının mezarına varıp sunular sundu, tanrılara yakarmaya başladı: “n'olur, evine yollayın orestes'i.” işte o sırada orestes belirdi yanıbaşında. “ben senin kardeşinim,” dedi. “bak, işte ayrılırken örüp bana verdiğin pelerin.”
elektra inanmıştı bile. “yüzün tıpkı babamın yüzü.” diye haykırdı. sonra acı yıllar boyunca kimsenin kendisinden istemediği sevgiyi sundu kardeşine.
hepsi, hepsi senin simdi,
ölen babama duyduğum sevgi,
anneme verebileceğim sevgi,
zavallı “kardeşimin sevgisi, zalimce öldürülen,
hepsi senin şimdi, yalnız senin.
orestes o kadar düşünceliydi ki, kardeşinin dediklerini duymadı bile. onun sözünü keserek içini döktü, yüreğini yakan düşünceleri açtı. üçü bir olup, neler yapacaklarını tasarladılar. orestes'le pylades, saraya giderek, orestes'in ölüm haberini vereceklerdi. klytaimnestra ile aigisthos çok sevineceklerdi buna, habercileri görmek isteyeceklerdi. bir kere saraya girsinler, gerisi kolaydı. böyle birdenbire ortaya çıkışları kraliçeyi öyle şaşırtacaktı ki… iki arkadaş, kılıçlarına güveniyorlardı.
saraya alındılar. bir süre sonra kapılar ağır ağır açıldı. klytaimnestra çıktı, merdivenin başında kıpırdamadan durdu. ansızın bir gürültü koptu içeride. tutsaklardan biri dışarı fırlayıp, “efendimiz,” diye bağırdı, “aldattılar sizi! orestes burada… işte!” o zaman her şeyi anladı klytaimnestra. bir balta getirmesini buyurdu tutsağa. kendisi savunmaya kararlıydı, ama baltayı eline alınca vazgeçti bundan. kılıçlı bir delikanlı gelmişti yanma. kılıçtaki kanın kimin kanı olduğunu anladı, kabzayı tutan eli tanıdı. birden başka bir şey geldi akima. kendini başka türlü savunacaktı. karşısındaki adamın annesi değil miydi? “dur oğlum,” dedi ona, “göğsüme bak. kaç kere başını oraya dayıyarak uyumuştun. da-”” ha dişlerin çıkmamışken, küçücük ağzınla süt emdin göğsümden, öyle büyüdün…”
“ah, pylades!” diye haykırdı orestes. “benim annem o. bağışlasam olmaz mı?”
arkadaşı, “olmaz,” dedi kesin bir sesle. “apollon böyle buyurdu. tanrıların sözünden çıkılmaz.”
“peki,” dedi orestes. sonra annesine döndü:
“hadi, gel benimle.”
klytaimnestra için yapılacak şey kalmamıştı. oğlunun ardından saraya girdi.
orestes dışarı çıktığı zaman, avluda bekleşenler ne yaptığını sormadılar bile ona. ağızlarını bile açmadan, acıyarak süzdüler delikanlıyı. orestes onları görmüyordu. gözleri ötelere takılmıştı. güçlükle konuştu:
o adamı öldürdüm. suçum yok bunda. alçağın biriydi, ölmedi gerekiyordu. ama annem… acaba suçlu muydu, işlemiş miydi bu günahı? annemi öldürdüm, diyorum size. ama sebepsiz yere değil. alçaklık edip babamı öldürmüştü çünkü.”
o korkunç görüntülere dikiliydi gözleri.
“bakın,” diye bağırdı, “bakın, kadınlar var orada! saçları karayılanlara benziyor! kapkara!”
“sana öyle geliyor,” dediler. “kadın filân yok burada. korkma.”
“görmüyor musunuz?” diye haykırdı orestes. “bana öyle gelmiyor. annem yollamış. görüyorum onları. çevremde toplanıyorlar. kan damlıyor gözlerinden. “bırakın, bırakın beni.”
sonra görünmeyen düşmanlarıyla kaçıp gitti oradan.
ülkesine döndüğünde yıllar geçmişti. birçok yer dolaşmış, ardından gelen korkunç görüntülerden kurtulamamıştı. çektiği acı çökertmişti onu; ama her şeyini yitirirken bir kazancı olmuştu. “acı, çok şeyler öğretti bana,” diyordu. her günahtan kurtulabilirdi; bunu öğrenmişti bir kere. annesini öldürdüğü halde tertemiz olabilirdi yeniden. apollon, athena'ya yolladı onu; tanrıçaya açılsın istedi. yalvarmaya gidiyordu, içi güvenle doluydu. arınmak isteyenler geri çevrilmezlerdi; üstelik yıllardır çektiği acı, suçunun kara lekesini soldurmuştu iyice. “duyduklarımı tertemiz dudaklarla anlatacağım athena'ya,” diyordu.
athena onun yakarışını dinledi. apollon da delikanlıdan yanaydı: “yaptıklarından ben sorumluyum,” dedi. “benim buyruğumla öldürdü.” orestes'in ardından gelen korkunç görüntüler, erinys'ler, delikanlıyı suçlu görüyorlardı. orestes, onların suçlamalarını soğukkanlılıkla dinledi. “annemin ölümünden apollon değil, ben sorumluyum,” dedi, “ama suçumun cezasını çektim, arındım.”
atreus soyundan gelen hiç kimse böyle sözler söylememişti daha önce, suçundan ötürü acı çekerek arınma yolunu aramamıştı. athena, orestes'in dileğini kabul etti, öçten yana olan erinys'leri de öyle bir kandırdı ki, bu bağışlama sonucunda onlar da değiştiler, yakaranları koruyan iyiliksever eumenid'ler oluverdiler. delikanlı günahlarından kurtulunca, uzun bir süredir aileyi kasıp kavuran uğursuzluk da yok oldu. athena'nm tapınağından arınmış olarak çıktı orestes. arktık ne o, ne de ondan sonrakiler, geçmişin dayanılmaz gücünün etkisiyle kötü yola sapmayacaklardı. atreus soyunu saran lanetin sonu gelmişti.