the fig tree analogy "I saw my life branching out before me like the green fig tree in the story. From the tip of every branch, like a fat purple fig, a wonderful future beckoned and winked. One fig was…devamıthe fig tree analogy
"I saw my life branching out before me like the green fig tree in the story. From the tip of every branch, like a fat purple fig, a wonderful future beckoned and winked. One fig was a husband and a happy home and children, and another fig was a famous poet and another fig was a brilliant professor, and another fig was Ee Gee, the amazing editor, and another fig was Europe and Africa and South America, and another fig was Constantin and Socrates and Attila and a pack of other lovers with queer names and offbeat professions, and another fig was an Olympic lady crew champion, and beyond and above these figs were many more figs I couldn't quite make out. I saw myself sitting in the crotch of this fig tree, starving to death, just because I couldn't make up my mind which of the figs I would choose. I wanted each and every one of them, but choosing one meant losing all the rest, and, as I sat there, unable to decide, the figs began to wrinkle and go black, and, one by one, they plopped to the ground at my feet."
Aftersun neden bana babamı değil de kardeşimi hatırlattı? (belki de her şey onu hatırlamanın bahanesidir.) Neden ilk etapta hiç bir kardeşim olsun diye dilememiştim? Dilemeyi bile bırak niye bu fikirden nefret etmiştim? Çünkü en başta benim yüce fikrim önündeki yegâne…devamıAftersun neden bana babamı değil de kardeşimi hatırlattı?
(belki de her şey onu hatırlamanın bahanesidir.)
Neden ilk etapta hiç bir kardeşim olsun diye dilememiştim?
Dilemeyi bile bırak niye bu fikirden nefret etmiştim?
Çünkü en başta benim yüce fikrim önündeki yegâne engel olacağını bir şekilde tahmin etmiş olmalıyım.
Ve niye şuan bütün kafa tutuşlarım onun adına?
Niye ismi nara gibi dilime pelesenk?
Bugün aftersun'ı izledim🥳
Bir babanın istenciyle sevdiceği evladı arasındaki sıkışmışlığını, 'çok yaşa' sözünün geçtiği bir doğum günü şarkısının bile onu saatlerce ağlatabilmiş olması bana çok tanıdık.
Dişlerimi sıkarak bana tanıdık gelen detaylardan söz etmek istiyorum, bazen koşar adım uzaklaşırsın bir yerden (oldukça bencilcedir bu) esasen koşmak istersin ama koştuğunda çok belli etmiş olursun bir şeylerden kaçtığını, ve transa girmişçesine dürtüsel hareket edersin. Denizde nefesin tükenircesine aç bilaç bir halde öfkeyle kulaç atarak sonrasında bayılmak gibi...
Sonra roller değişir küçük bir ruhla, o senin baban olur, annen olur, ablan olur, bu seni çok acıtır ve sürekli özür diler konumda bulursun kendini onun için doğru figüranı dolduramadığın için.
1. dereceden yakınının içinde bulunduğu cenderenin sendeki yansıması ve çocuklukta deneyimlediğin o küçük yaz kaçamaklarının ilerideki tüm hayatını etkileyebileceğine inanıyor musun?
Evet öyle.
Cinsel yönelimin bile zihnindeki birkaç kare resimden, birkaç cümleden birkaç travmadan şekillenebilir olduğuna inanıyor musunuz yoksa her şey doğuştan mı gelir? Ruhaniyat var mıdır yaratılır mı? Mizaç bizle gelip sonradan mı ortaya çıkar sonradan yoksa bizzat oluşturulur mu birinci elden?
Bugün bazı restler çektim, bu da benim güncel monoloğum.Birilerini yitirdim.
Hep derim ya hallederim ya ben de yiteceğim.
Bugün halletmeyi seçmişim, halletmeyi seçtiğim günlerden (?)
Basit varoluş sırlarını çözebilmiş olmak isterdim (biraz da Tina'nınki gibi koşulsuz sevgi)
Yarayla kutsanmış olmak klişesini hiç anlayıp özümsemem bu arada
Bunu ben çağırmadım en nihayetinde
O yüzden kovabilme yetim de yok.
Tina'yı özledim.
Bahanesiydi onun için yazmanın Aftersun.
Bugünkü hassasiyetime ve uyarılmışlığıma gelirsek...
Geçer umarım.
not1: düpdüzensiz bir bilinçakışının sonu daha
not2: gamsız hayat ve losing my religion şarkılarını yine obsesyon haline getirme perileri üşüştü kafama
not3: tina, seni çok seviyorum, bunu asla unutma, benim aksine sadece sade yaşa
not4: sadelik sıkıcılıkla eş değer değildir
not5: özkıyım, en az öznesi kadar geriye kalanlar için sancıtan bir olgudur
bu zor senenin kârı olarak gördüğüm film, üniversitedeki sinema klübümüzün üyeleriyle hayatımın da sancılı bir eşiğinden geçerken izledim. sonunun beklentileri karşılamadığı tarzı yorumlara maruz kalsam da ben aksine film ve karakterleri üzerine uzun uzun analiz getirebilmiş fazlasıyla tatmin ayrılmıştım salondan…devamıbu zor senenin kârı olarak gördüğüm film, üniversitedeki sinema klübümüzün üyeleriyle hayatımın da sancılı bir eşiğinden geçerken izledim. sonunun beklentileri karşılamadığı tarzı yorumlara maruz kalsam da ben aksine film ve karakterleri üzerine uzun uzun analiz getirebilmiş fazlasıyla tatmin ayrılmıştım salondan gözlerim ıslak bir şekilde. film envanterimi tutmaya devam ettiğim ama artık uzun uzun şahsi deneyimlerimi aktarmadığım bu uygulamaya en azından bu filme methiyeler dizen bir yorum daha benden taraf bulunması gerek diye düşündüğüm için dönüş yaptım. klüp üyelerimizin suçlu suçsuz ayırdına varmaya çalıştığı film kritiğinde ben çok başka bir yerdeydim. benim ana karakterim başroldeki çocuk ve inanmayı seçtiği gerçekliğiydi. filmdeki imgesel şeyler üzerine uzun bir yorum getirmiştim haddim olmasa da sohbet grubumuzda. ama kendi hayat serüvenimle özdeşlik kurduğum ve bana çok dokunan yerler olduğu için onları kendime saklamaya karar verdim. yine de filmin abartılmış bir sanat filmi olduğuna inanıyorsanız sizle tartışabilirim tüm kuvvetimi toplayıp.
merhaba raf sakinleri, yaşam belirtisi vermeye geldim, buklelerine kıymış- sözde iyileşmiş versiyonumu da umarım kucaklarsınız, son yazımla sizlerleyim ama yüksek muhtemelle bu yazıdan sonra tekrardan izole olmayı yeğlerim, yine de iyi okumalar. enkaz halini çağırıyorsun yine dedi biri ona, enkazı…devamımerhaba raf sakinleri, yaşam belirtisi vermeye geldim, buklelerine kıymış- sözde iyileşmiş versiyonumu da umarım kucaklarsınız, son yazımla sizlerleyim ama yüksek muhtemelle bu yazıdan sonra tekrardan izole olmayı yeğlerim, yine de iyi okumalar.
enkaz halini çağırıyorsun yine dedi biri ona,
enkazı çağırma,
enkazını çağırma...
'kendi yıkımını kendin yönetmiş olmakla' övünme artık,
'sana gül bahçesi vadetmedim' satırlarında bulma hazan'ın kızını,
hazan'ın kızı onun bunun alıntısından fazlası,
toplama kampı değil ki nihayetinde öz dediğin şey,
ruhaniyatına denk bulunmamıştır hem güzelim hazan'ın kızının.
biri geldi ona doğru,
kulağına fısıldadı:
enkazını çağırıyorsun yine,
enkazını çağırma,
eski ışıltını yıkıntı içinde fellik fellik arama,
yiten yitti,
sen iyisi mi enkazı çağırma,
enkazını çağırma,
yapma bunu kendine,
o'nu kimse sevmemişti başgösterdiğinde hatırla,
mağaranın koca deliğinden kafasını her çıkarışında
en heybetli tokmakla vur kafasına kafasına.
aslında bir 'nasılsın' kurtarabiliyordu gününü,
hazan uçucu bir şeydi,
*1
nezaket anahtar kelimeydi,
e bu da zaten insan olmanın gereğiydi,
basit bir denklemdi işte gördüğün,
ama aynı zamanda ürkünç duruyordu ya dışardan,
*2
ulaşılmaz, konuşulmaz, sanırsın katrandan yapma bir insan.
bu yüzden zor anlaşılmayı kendi seçmiş olmalı diyor insan,
muhakkak değmeli bilmecenin şifresini çözdüğüne sonunda,
kendi gerçeğini bahşetmesi ödül mahiyetinde olmalı.
o kadar da imkansız değildi koşulsuz sevgiyi tatma ihtimali,
o yüzden kulak vermiyordu bas bas bağırıp tepinen şeytanlarına,
ara ara kanatıyordu kendini,
veya cehennemi provalamak için yanıyordu,
yakmıyordu ama kimsecikleri,
insaniyet sağlam sığınağıydı,
ama ondan da geriye molozlar kalmıştı birkaç yıl önce,
yine de umut kırıntıları barındırırdı yitmeye yüz tutan ben'inde,
ziyadesiyle gelmişti delirikler o enkazın içinde otururken zamanında,
o yüzden biri dokundu omzuna,
enkazını çağırma!
yuvarladığı mutluluk hapları bir 'nasılsın'dan daha çok şifalı sayılmazdı,
aşkı da arada anıyordu,
tanımadan anıyordu,
bilmek istiyordu,
bilmek kesinliği ve sahipliği ifade ediyordu,
*3
iyi niyeti de sınıyordu mütemadiyen,
sınava tabi tuttuğu herkes hüsran heybesine atılıyordu,
sınırlarda tek başına dolaşmayı tek meziyeti sanırdı bu yüzden,
onulmaz yaraları kadar aşılmaz da bir gardı vardı,
kelimeler de sürekli kifayetsiz kalırdı,
ama dün biri yaklaştı ona,
enkazı çağırıyorsun dedi,YAPMA!
*1 hazan uçucu bir şeydi, kovulabilirdi baştan.
*2 ürkünç duruyordu ya dışardan, durumun sözde vehametini ele veriyordu aldatıcı görünümü.
*3 bilmek, kesinliği ve sahipliği ifade ediyordu. ama ondan emin olunca da büyüsü kalmazdı.
...aslına bakılırsa her ne kadar kendi kendime, gizemli, boş ve tumturaklı sözlerle söylemem komik kaçsa da, gerçekten ama gerçekten, "toplumdan öç alıyordum!"... yeni başladım, can yayınlarının 80 sayfalık kısa klasiklerinden, bugün bitireceğimi düşünüyorum ama dayanamadım gönderi oluşturmakta, güncellemeleri ve okumaya…devamı...aslına bakılırsa her ne kadar kendi kendime, gizemli, boş ve tumturaklı sözlerle söylemem komik kaçsa da, gerçekten ama gerçekten, "toplumdan öç alıyordum!"...
yeni başladım, can yayınlarının 80 sayfalık kısa klasiklerinden, bugün bitireceğimi düşünüyorum ama dayanamadım gönderi oluşturmakta, güncellemeleri ve okumaya değer alıntıları bir ihtimal yorumlara eklerim.
narsisistik bozukluğa sahip bir partner diye yorumladım.
bu da en sancılı durumlardan sayılır.
oysaki bu gibi kimselerin benlik algısı çok kırılgan, o yüzden başkalarınkine darbede bulunurlar mütemadiyen.
sürekli af dilenmesine ve bu gibi üstünlük ibarelerine ihtiyaç duyarlar.
toksik varoluşlarını hiçbir problem yokmuş gibi yücelten cümlelerle gerçekten böyle yüksek kimlikte olduklarına kendi kendilerini ikna etmeye çalışırlar.
aşağıladığı kişiye aşık olurlar tezatı içinde barındıran bir şekilde.
16 yaşındaki bir genç kızın sonunu hazırlıyor tabi bunun bir örneği de.
sonra muhtemelen asıl suçlu histerikçe bu monoloğu veriyor benliğinin duvarlarına karşı.
kendi kendini savunuyor, iç hesaplaşmasını gözündeki perde altında veriyor, cansız bedene sahip genç kızla olan tüm hikayesini anımsıyor, tabi objektifliği tartışılır.
ilk defa bu kadar yorumsuzum. okuma sürecim henüz devam ediyor, yakın tarihte biter. neredeyse tüm kitabın altını çizmişim. bölüm sonlarındaki notlar ve o garip olduğu kadar derin yerlere dokunan ve sanki ruhuma gözünü dikmiş olan resimler... hatmi çayı hikayesi beni…devamıilk defa bu kadar yorumsuzum.
okuma sürecim henüz devam ediyor, yakın tarihte biter.
neredeyse tüm kitabın altını çizmişim.
bölüm sonlarındaki notlar ve o garip olduğu kadar derin yerlere dokunan ve sanki ruhuma gözünü dikmiş olan resimler...
hatmi çayı hikayesi beni hunharca ağlattı.
maharetli pembe el hikayesinde ise 'anne, bu sen misin?' diye düşündüm.
güzel şarkılar keşfettim, uzun ve düşündürücü bir deneyim oluyor benim için.
bir çırpıda tüketmek istemedim, bir süredir elimde taşıyorum, çoğunlukla başucumda duruyor.
ama araya da çok kitap sıkıştırdım. henüz bugün zweig'den karmaşık duygular'a başlayıp hatmedip yorum getirdim.
bu kitaptan kaçınma sebebim belki de bana çok trajik geldiği içindir, ben bile bu kadar zorlandıysam birçoklarının kaldıramayacığını düşünüyorum.
bir kesim de anlamlandıramayacak ve haliyle sevemeyecektir dilini. kronolojik bir sıralama gözetmeksizin alıntılar yapacağım gönderinin en sonunda. bu alıntıları okurken de "for woman,life, liberty" şarkısını dinlemenizi ve sözlerini de incelemenizi önerebilirim. benim okurken aklımda çalan şarkı buydu çünkü. kitaptan keşfettiğim en akılda kalıcı ve sözleri alabildiğine naif diğer şarkı isimlerini de paylaşayım dipnot olarak hazır hatırlamışken:
-lemon tree : Peter, Paul and Mary
-sympathique :Pink Martini
*Kasıklarımda mağara gibi büyük bir yara.
Doğurmakla öldürmek arasında uzun ince bir ip.
Delirmekle yemek pişirmek arasında kısa kalın bir kalas.
Gidip geliyorum.
Gidip geliyorum.
Her yerinde bir-ş-ey eziyorum.
Şimdi o şeyi üzerine kusacağım.
Şimdi o şeyle gözlerini oyacağım
Şimdi bak... iyi bak... ben o şey olacağım.
*Şehri avucumun içine alsam, elimde bir bez, her yanını ovalayıp parlatsam ... şehir tehditten arınır mı? .. binbir çeşit kadınlık
hali yepyeni bir kadere kavuşur mu?
Bu şehir yüzyıllardır erkektir ve kadınları sevmeyi bilmez.
*...kendini öldürme fikrini bu kadar çok seven biri kendini de çok seviyor demektir... kendini ve deliliğini.
*çakmak ateşinde eğdiğiniz metal kaşıkların büyülü küçük havuzunda mutluluk kulaçları atamazsınız.
*Geceleri ben ağır, çok ağır bir taşın altında uyurum.
Gündüzleri hafif, çok hafif bir yaprağın ucunda yaşarım.
Gece beni taş ezer.
Gündüz rüzgar devirir.
Kanadıkça kanarım.
Hayallerimi o yüzden kanla yazarım.
*Sakın bana ismimi sormayın
Sakın gözlerimin tam içine bakmayın
Yanımdan geçerken bana dokunmayın.
Varsayın ki burada değil, oradayım.
Oraya siz gelemezsiniz.
Köprüleri yıktılar, gemileri yaktılar, yollar kayboldu.
Ben başkayım.
Ben uçurumlar kadar tehlikeli
Dereler kadar tekinsiz
Rüzgarlar kadar esriğim.
*Hiçbir ev kadını kendini mutfakta asmaz. Yemeklere yas sıçratmaz.
*Size bir sır vereyim.
Hep aynı kadın ölecek.
Hep aynı kadın doğuracak.
Hep aynı kadın kaçacak.
Her şey birdir.
Her şey birdir.
Her şey birdir.
O kadın ... o aynı kadın ... külliyen delidir.
*Bir keresinde yerkürenin çekirdeğinde yanan ateşe tutulmuştum.
Saçlarımdan tutuşmuştum.
Bir keresinde bir jilete aşık olmuştum.
Ne kadar ince damarım varsa hepsini tek tek kesmiştim.
Akan kanda geleceğimi içmiştim.
*Pencereden dışarı bakıyorum.
İçimde ateşler yakıyorum.
Yaptığım her yemek o ateşte pişiyor.
Doğurduğum her çocuk o ateşte eriyor.
Sevdiğim her erkek o ateşte ölüyor.
Bir bardak su içsem... söner mi?
İsteklerimi nehre gömsem...
cinayetler biter mi?
Her şey senin yüzünden, diyor babam.
O kupkuru bir adam.
İçinde ne ateş var, ne su.
O da biliyor, benimse içimde hem ateş var, hem su.
*Bir keresinde gölgeme gömülmüştüm.
Günler geceler boyu gölgemle sevişmiştim.
Korkma, demişti yılan gözlü falcı, kadın böyle bir şeydir.
Aşk diye diye kendini öldürür.
Defalarca ölmüştüm, her seferinde yeniden dirilmiştim.
O yüzden biraz çürük kokar nefesim.
İçimde aşkla terbiyelenmiş cesedimi.
*Her şey istediğimiz gibi olsaydı Tanrı’ya ne gerek kalırdı. Yalvarmalarla kendini var eden tanrınız sizi yalvartmayacaksa, eteklerini kapatmayacaksa neden yaratmış olsun. Tapının diye yarattı sizi, isteyin ve elde edemeyin ama yine de öfkelenmeden boyun eğin diye yarattı sizi.
*size kadınlıkla lanetlenmiş bir varoluş hezeyanı
anlatacağım.
sizi saçlarının ve ayaklarının ucu arasında olup biten
şeylerden ibaret,
doğurmaya mahkum,
çocuklarını kaybetmekle mühürlü,
yalnız, yapayalnız bir kalabalıkta dolaştıracağım.
içlerine açılan kapıların arkasına saklanmış kadınların
delirerek bedenlerinden dışarı açtıkları pencerelerden
bakacağım.
o pencerelerden tekrar ve tekrar ve tekrar kendimi aşağı
atacağım.
*Onun için asıl tekin olmayan gündüzler... çıplak gözle görünebileceği haller.
Çirkin ya da sakat mıymış? Görünmesini istemediği bir hali mi varmış?
Hayır. Sadece üzgünmüş...çok üzgün.
*Ölüden avucuna hiç şarkı döküldü mü daha önce? Benim döküldü. Küçük oğlum öldüğünde, avuç avuç ninni döküldü avucuma. Bir zamanlar ona söylediğim ninniler…
Spoiler içeriyor
soylu bir melankoli çerçevesinin içindeki öğretmen. ama genç öğrencisinin ruhunu sarsıp uyandıran türden. onu yargılamaksızın kabul eden ve öğrenmeye aç bilaç olduğunu fark ettiren türden. "duraklar da müziğe dahildir" diyecek anlayışa sahip... ah aylaklığımızı bile hoş gören - bize minik…devamısoylu bir melankoli çerçevesinin içindeki öğretmen.
ama genç öğrencisinin ruhunu sarsıp uyandıran türden.
onu yargılamaksızın kabul eden ve öğrenmeye aç bilaç olduğunu fark ettiren türden.
"duraklar da müziğe dahildir" diyecek anlayışa sahip...
ah aylaklığımızı bile hoş gören - bize minik mola hakları tanıyan eğitmenlere ne kadar ihtiyacımız var.
bir keresinde tıpkı Roland gibi ilahlaştırdığım bir öğretmenim oldu.
hayatımın seyrini değiştiren-ruhumu kabartan türden.
onun hayatının üzerine örtülü gizem perdesini kaldırmak için de debelendim çaresizce.
o kadar iyi anlıyorum ki o yüzden her bir çabasını roland'ın.
ama hiç kimse düşündüğümüz kişi değildir, ben de gümlemiş oldum hikayenin sonunda.
kitabı elime aldığım bugün bitirmem gerekiyordu biliyordum yine de geciktirdim.
şahsen profesörün karısıyla da haddinden fazla empati kurdum.
ama asıl roland ve birçok öğrencisini kasıp kavuran zekasına rağmen o kadar çaresiz ve yalnız kalan profesör bende ağlama isteği uyandırdı.
henüz kitabın başlarındayken bir cümlesi beni çok düşündürdü okuma deneyimime birkaç dakika ara vermeme sebep oldu:
"yaratıcılığı korumayı içeren mistik görevi gereği, doğa , çocuğu hep babasının eğilimlerine direnmeye ve onları küçümsemeye programlar."
gerçekten durum bundan ibaretti.
baba'ya başkaldırış!
o kadar sıradan ki...
o kadar bilindik ki...
110. sayfada yine doğru bir çıkarıma denk geliyorum ve duraksayıp bunu da taslak halinde olan gönderime ekliyorum sizler için:
"ne ki, bilen ve anlayan birisi için hiçbir haz gizli olana duyulan haz kadar büyük, hiçbir ürperti tehlikeli olanı saran kadar güçlü ve hiçbir acı utançla vazgeçilmeyecek kadar kutsal değildir."
ah şu kesin bir dille yasaklanmış olduğu halde içine düşülen tutku hali yok mu hep gözümde somut bir manzarayı canlandırır : bir kraterde fokurdayan ve dokunulması imkansız olan kızıl lav...
gözümde beliren bu eriyik imge kitabın özeti sayılabilir.
zihinsellikle yetinmeyen tutkulu esrime...
hisleri, eğilimi bir lanet sayılan çok büyük bir adam ve onun genç, saf aşkı...
'Eros'un bitkinlikle elinden düşürdüğü meşalesini onun ruhunda tekrar yakan...' bir sevgili...
ama kavuşma olmaksızın...
duygulara geleneksel bir sertlikle yaklaşılmış eski yıllarda.(günümüzde bile, sanırım zamansız tabularımız var)
haliyle baskılanmış onlarca aşk yaşanmamış onlarca hikaye mevcut...
biz sıradan kaderlerin dokunduğu insanlarız, ya görmezden gelinen o 'güruh'un üyeleri?
kitabın ana fikri benim nezdimde buydu.
'hayatımda onu sevdiğim kadar sevdiğim hiç kimse de olmadı.'
Spoiler içeriyor
ANNELER BİRER AZİZE DEĞİL! sadece bir cevap bekledim istemsizce sonunda... evet hubert bu kutuplu iki duygunun arasında mekik dokudum bende tıpkı senin gibi 17-20 yaş aralığında. bugünüme değin. peki ama ne yapmalıyız? bu paradoksla nasıl olur da yaşarız? yoksa en…devamıANNELER BİRER AZİZE DEĞİL!
sadece bir cevap bekledim istemsizce sonunda...
evet hubert bu kutuplu iki duygunun arasında mekik dokudum bende tıpkı senin gibi 17-20 yaş aralığında.
bugünüme değin.
peki ama ne yapmalıyız?
bu paradoksla nasıl olur da yaşarız?
yoksa en nihayetinde cenin pozisyonu alıp kendimizi mi öldürmeliyiz?
çok garip yerlere dokundu bu film.
bir çözüm de getirmedi benim nezdimde.
aksine sadece çok iyi bildiğim hislerin tasviriydi.
çocuklukta alabildiğine kolay seyreden ebeveyn-çocuk ilişkisine duyulan özlem barizdi.
çok tanıdık olduğum -toplumda problematik sayılan- kuvvetli nefretim ve takıntılı sevgim.
ikisi aynı anda varlar!
aynı zaman diliminde!
birden!
bu birbirine en zıt uçlardaki duygu dalgaları kabarıp sönüyor.
anne figürüyle olan ilişkim gitgeller üzerine kurulu.
şefkat dileniyorum yol köşelerinde haliyle.
'beni istemedi, ben sadece bir yüktüm.
bir anne olmak için yaratılmamıştı. evlenip çocuk sahibi oldu çünkü herkesin ondan beklediği buydu. her kadından hala tek beklenen bu'
alıntılanacak çok şey var, tekrardan buluşabilmek için kafalarımızda intihar etmek veya birilerini öldürmek gerekliliğiyle ilgili replik, chantale'nin yatılı okulun müdürüne kustuğu haklı öfkesi ve dile getirdikleri... (güçlü bir feminist çıkışmaydı bu)
belki onun çocuğu olmamalıyım diye düşünen herkes belki o benim ebeveynim olmamalı düşüncesiyle değiştiriyor kimi zaman fikrini... ve asıl o zaman büyüme gerçekleşiyor.
kendi yeterliliğimizi sorgulamak yerine bunu karşı tarafa yönelttiğimiz an iyileşiyoruz.
yerinin değiştirilmesi gereken ne çok sorumuz var. ve birbirine karışan ne kadar haklı-haksız var. kendine yeniden ebeveylik yapmak ne kadar zor. beklediğin, hak ettiğin ebeveynliğini kendi kendine yapmak ve yaralarını böyle sarmak ne kadar sancılı.aile kurumunu reddetmek niye imkansız? onları yok saymak tek çıkar yol mu?
sığınağı olan öğretmeni, julie, onla vedalaşırken hubert'e armağan ettiği o kıta...
anneye o mânâ biçilemeyen muhtaç duyma hali...
öğretmenine okul dışında sığınmak elbet yasa dışı ama kendi anneni öldürmek kadar değil :)
julie'nin de kendi aile ile ilintili bir düğümü var ve hubert onun tarafından da bir nevi terk ediliyor.
ama gerçekler acıdır.
yalnız doğup yalnız ölürüz.
aile kurumu asla bel bağlanılamayacak bir illüzyondur.
hubert'in kafasından geçenleri yapamayışı,dürtüsel hareket edemeyişi, fantezileri, şiirselliği, baskılanışı, yadırganan cinsel kimliği, dağıttığı şeyleri bile sinir krizi geçtikten sonra toplaması metaforik...
hemen herkes bir anlığına da olsa yıllar da alsa annesinden nefret etmiştir. buna değiniyor cüretkâr bir şekilde filmimiz.
ve hubert modern zaman şairlerinden olma adayı ama bu dönemden olamayacak kadar da naif bir ruha sahip.
tıpkı julie'nin dediği gibi harmanlanmış bir biçimde şiir içinde yatıyor onun.
çok garip bir bilinçakışıyla yazdım, kopuk gelecektir.
ama hunharca duygulandığım için kontrolü yitirircesine yazıyorum, duygulardan sıyrılmak istemiyorum.
dizginler bende olmasa da olur.
kasıntı olmayayım yeter.
anlam bütünlüğünü sikeyim.
Spoiler içeriyor
kız kardeşim tina ile izlemekten çok zevk aldım. başta çıkan carl's date ile yukarı bak karakteri carl'ı yeniden izlemek çok duygulandırdı. ellie'ye olan sadakati... ateşi çok karakteristik ve güzel buldum. kıvrımlı hatları falan 🤭 karakterlerin cinsiyetlerini oyuna göre değişmelerine rağmen…devamıkız kardeşim tina ile izlemekten çok zevk aldım.
başta çıkan carl's date ile yukarı bak karakteri carl'ı yeniden izlemek çok duygulandırdı.
ellie'ye olan sadakati...
ateşi çok karakteristik ve güzel buldum. kıvrımlı hatları falan 🤭
karakterlerin cinsiyetlerini oyuna göre değişmelerine rağmen yadırgamadım.
suyun şebek bir tip olması çok sempatik geldi.
ilk o aşık oldu sanıyorum.
ışığı gördüğün gibi kucaklamak ve öfkenin sana bir şeyler anlatmaya çalışması replikleri çok güzeldi, hatta bence tina'nın yaş grubunun alabileceği öğretilere göre üst düzeydi.
tina'ya da hitap etti, hem öğretici hem duygu yüklüydü.
yanımda şekilden şekile girmesi olsun detaylardaki minik naraları olsun film gibi onu da izlemek çok tatlıydı.
benim için çok kıymetli karındaşımla kıpır kıpır bir gün geçirmiş yeni anılar yaratmış oldum.
hem kendisi sıkı bir animasyon takipçisi ve çizimler konusunda getirdiği yorumları kaale alıyorum haliyle.
baba'nın fedakarlıkları altında ezilmek ve istemediğin bir hayata razı gelmek döngüsünü kırmak üzerine güzel bir ana fikir.
senden farklı olanı dışlamamak gerektiği ve şans tanımak gerektiği üzerine de güçlü mesajları barındırıyor.
çocuklara ırkçılık gibi tutumların tohumunu zihinlerine bizim ektiğimiz göz önünde bulundurulursa böyle animasyonların çok faydası olur çocuk gelişiminde.
aynı zamanda
böyle geliştirici aşk hikayelerini izlemek lazım.
yerinde saydıran mıç mıç hikayelerdense...
duman falında deniz'in yaratıcı tutumu bizi neredeyse ağlatacaktı bu arada.
böyle fedakar ve çözüm odaklı kimseleri görmeye alışkın değiliz ne de olsa özel hayatlarımızda. :)