Yoksulluk, öfke kontrolü, ırkçılık... Her şeye sıfırdan başlayan biri dünyanın en iyi beyin cerrahlarından birine dönüşüyor. Bu durum bence herkese ilham verebilir. Beni o azmi ve her zorlukla başa çıkması etkiledi. "Sen yapamazsın" diyen herkese tokat gibi cevap. Aynı zamanda…devamıYoksulluk, öfke kontrolü, ırkçılık... Her şeye sıfırdan başlayan biri dünyanın en iyi beyin cerrahlarından birine dönüşüyor. Bu durum bence herkese ilham verebilir. Beni o azmi ve her zorlukla başa çıkması etkiledi. "Sen yapamazsın" diyen herkese tokat gibi cevap. Aynı zamanda Sonya Carson karakteri filmin kalbi resmen. Yaşadığı onca zorluğa karşı asla yıkılmıyor. Çocukları için en iyisini istiyor. Zaten çocuklarının biri beyin cerrahı diğeri mühendis oldu.
"Sen dünyayı değiştirebilirsin"
Bir annenin çocuğu için söyleyip umutlandırabilecek en iyi cümle bence.
Ben'in aynı zamanda doktor olarak başarıları tüyleri diken diken ediyor. Ama bence Ben’in azmi de annesinden geliyor. Annesine olan hayranlığım.. Çocukken öfke patlamaları yaşayan, “aptal” diye damgalanan biri için fazla yumuşak kalpli ikiside.
The 100, ilk sezonlarda merak duygusunu canlı tutan, kıyamet sonrası atmosferi ve genç karakterler üzerinden kurduğu çatışmalarla dikkat çeken bir dizi. Hayatta kalma mücadelesi, güç savaşı ve ahlaki ikilemler açısından sürükleyici bir yapısı var. Özellikle tempo ve olay örgüsü bakımından…devamıThe 100, ilk sezonlarda merak duygusunu canlı tutan, kıyamet sonrası atmosferi ve genç karakterler üzerinden kurduğu çatışmalarla dikkat çeken bir dizi. Hayatta kalma mücadelesi, güç savaşı ve ahlaki ikilemler açısından sürükleyici bir yapısı var. Özellikle tempo ve olay örgüsü bakımından izleyiciyi içine çekiyor. Ancak ilerleyen sezonlarda konu zaman zaman fazla dağılabiliyor ve bazı kararlar zorlama hissi verebiliyor. Yine de bilim kurgu ve distopik yapımları sevenler için etkileyici ve akılda kalıcı bir dizi.
Spoiler içeriyor
İnsan bazen yaşamaz, sadece devam eder. Nefes alır ama aldığı nefesi hissetmez, yürür ama bir yere varamaz. Sanki ruh çoktan vazgeçip bırak gitmişte beden alışkanlıklarına devam ediyormuş gibi. bunu hissetiğim çok zamanlarım oldu her ne kadar yönetmen empati duymamıza engel…devamıİnsan bazen yaşamaz, sadece devam eder. Nefes alır ama aldığı nefesi hissetmez, yürür ama bir yere varamaz. Sanki ruh çoktan vazgeçip bırak gitmişte beden alışkanlıklarına devam ediyormuş gibi. bunu hissetiğim çok zamanlarım oldu her ne kadar yönetmen empati duymamıza engel olmaya çalışsa da bir yerde kendini hisebiliyorsun. çok defa içine düştüğümüz karanlık odalar gibi..
karakterimizde içine düştüğü bu karanlıktan kurtulmaya kararlı, geriye sadece bunu tamamlayacak bir el bulmak kalmış. Bu el onu hayatanda koparadabilir, hayatta da tutabilir. iki şekilde karanlıktan kurtulmuş olmaz mı zaten. Bu yüzden insan aslında intiharı bir ölüm değil de içinde düştüğü bu karanlıktan kurtuluş olarak görür, bu yüzden son ana kadar tutunmaya çalışır, ona bir el uzatılmasını yada elini bırakacak gücü vermesini bekler. bu bekleyiş sürerken de hayatın olağan akışını bozmadan devam eder. evden çıkmadan ışıklarını kapatır kapısını kitler geri dönecekmiş gibi devam eder, bu kurtuluş umudunu son ana kadar diri tutar. Ama o karanlık öyle yoğundur ki yolundan döndürmeye çalışan bir çok insan çıksa bile seni bu yoldan vazgeçiremiyor. eğer beklediğin o el, o el değilse yetersiz kalıyor.
Ama yaşamında garip bir inadı da yok mudur? en zor koşullarda bile yaşama dair bir izler bulunmuyor mu?. bence yönetmende bunu bir kırılma noktası olarak değil de küçük bir ihtimal olarak sunuyor bize. yaşlı adamın anlattığı basit bir hikâye, güneşin toprağa düşüşü , bir kirazın tadı gibi.. Bunlar kurtuluş değildir belki ama tamamen yok oluş da değildir.
Asıl çelişki de burada başlıyor , Yaşamak zorunda olmak mı daha ağır, yoksa yaşamayı istememek mi?
Veya nsan mutsuzluğuyla başkalarını üzüyorsa, hayata kalmak daha büyük bir günah değil midir?
Bu soruların net bir cevabı yok. ama belki de mesele cevap bulmak ta değildir. Belki mesele, o karanlığın içinde bile hâlâ bir şeylerin mümkün olabileceğini tamamen inkâr etmemektir. Çünkü insan kendinden vazgeçtiğini sandığında bile, bazen vazgeçmeyen çok küçük bir tarafı kalır.
tıpkı son ana kadar, bir sesle uyanmayı bekleyen bêdii, tıpkı son ana kadar umudu olan ben ve bizler gibi...
Vazgeçmeyen o küçük tarafın, hayatımızı bir kirazın tadıyla tatlandırması dileğiyle..
Konusu: Film, annesinin şüpheli ölümünden sonra gerçeği ortaya çıkarmaya çalışan Ali’nin hikayesini anlatır. Ali, babasından intikam almak için gizemli bir bahçıvanla iş birliği yapar. Ama olaylar ilerledikçe yaptığı şeyin doğru olup olmadığını sorgulamaya başlar. Kısaca: Bu film sadece bir “intikam…devamıKonusu:
Film, annesinin şüpheli ölümünden sonra gerçeği ortaya çıkarmaya çalışan Ali’nin hikayesini anlatır. Ali, babasından intikam almak için gizemli bir bahçıvanla iş birliği yapar. Ama olaylar ilerledikçe yaptığı şeyin doğru olup olmadığını sorgulamaya başlar.
Kısaca:
Bu film sadece bir “intikam hikayesi” değil, aynı zamanda karakterin kendi içiyle yüzleşmesini anlatan psikolojik bir dramdır.
Öldürdüğün Şeyler filmi bence klasik bir intikam hikayesi gibi başlıyor ama ilerledikçe daha psikolojik bir hale geliyor. Baş karakterin yaşadığı iç çatışma iyi yansıtılmış, yani sadece “kötüye karşı iyi” gibi basit bir şey değil. Özellikle bazı sahnelerde insanın gerçekten “ben olsam ne yapardım?” diye düşündürüyor.
Ama film yer yer biraz ağır ilerliyor, bu da izlerken sıkılmana neden olabilir. Yine de verdiği mesaj güçlü: İnsan bazen başkalarından çok kendine zarar veriyor.
Kısaca: Herkese hitap etmeyebilir ama derin anlamlı bir film.
The İntouchables'in yerli tarzda yorumlanan bir uyarlaması. Filmin orjinali ile birebir aynı olduğunu söyleyip beğenmeyenler olmuş ancak bu beni rahatsız etmedi filmin zaten farklı olmak gibi bir amacı olduğunu sanmıyorum The İntouchables uyarlaması olduğu film başlarken açıkça belirtiliyor zaten, bu…devamıThe İntouchables'in yerli tarzda yorumlanan bir uyarlaması.
Filmin orjinali ile birebir aynı olduğunu söyleyip beğenmeyenler olmuş ancak bu beni rahatsız etmedi filmin zaten farklı olmak gibi bir amacı olduğunu sanmıyorum The İntouchables uyarlaması olduğu film başlarken açıkça belirtiliyor zaten, bu yerli bir versiyon sadece, farklı bir şey beklememek lazım.
Ben gayet keyif aldım şahsen.
Tractatus Alıntı Devamı: KONU 13 Wittgenstein, hakİkatİ dıllendıremeyeceğımız bır noktada aramak gerektığını düşünmektedir. Zira dünya olgular dünyası olduğu gibi, dil de olguların dilidir. Görünüşlerın ya da olguların dili olan sözcükler ile olgusal olmayanı söylemek mümkün değıldir. Söylenemeyeni söylemeye kalkışmak, hakikate…devamıTractatus Alıntı Devamı:
KONU 13
Wittgenstein, hakİkatİ dıllendıremeyeceğımız bır noktada aramak gerektığını düşünmektedir. Zira dünya olgular dünyası olduğu gibi, dil de olguların dilidir. Görünüşlerın ya da olguların dili olan sözcükler ile olgusal olmayanı söylemek mümkün değıldir. Söylenemeyeni söylemeye kalkışmak, hakikate fayda değıl zarar verecek bir harekettir.
KONU 14
Batı düşünce tarihinde bilgi ve özgürlük Tanrı'ya rağmen elde edilirken, Doğu'da ise özgürlüğün yegâne ve bilginin en muhkem kaynağı bizatihi Tanrı kabul edilmektedir. Insana biçilen kıymetin de temel ölçütü bilgisi ile doğru orantılıdır. Bilgiden uzaklaşma şeytani bir şeydir. Her türlü kötülüğün kaynağı bilgi eksikliğinden kaynaklanan cehalettir. O halde, bırbirıne taban tabana zıt olan Batı'nın din-bılim algısıyla Doğu'nunkıni aynı sepete koymak ne derece mümkündür? Batılı filozofları okuyup değerlendırırken telafisi mümkün olmayan bu büyük uçurumun sürekli göz önünde bulundurulması gereği kesinlikle akıldan çıkarılmamalıdır. "Dolayısıyla bireyselliğin ve özgürlüğün dine karşıt söylemler gibi sunulması, Kur'an mesajının özüne terstir. Özgür bireyin olmadığı yerde ne kulluğun ne de ibadetin bir anlamı vardır." (Düzgün, 2020, s. 111)
KONU 15
Wittgenstein'a göre, koşullar ne olursa olsun mutluluk ancak ve ancak "bilgi yaşamıyla" mümkündür, "Iyi vicdan bilgi yaşamını bahşeden mutluluktur. Dünya dertlerinin inadına, bilgı yaşamı mutlu yaşamdır. Dünyanın dertlerine dudak bükebilen (Zence bir tavır)®° yaşam ancak mutludur. Onun ıçın dünyanın rahatlıkları sadece kaderın çok fazla lütfudur." (Soykan, 2016, s. 40) Bu sözlerde sûfiyâne ve mistik bir yaşamın övülüp yüceltildiği açıktır. Ancak Wittgenstein dünya dertlerine katlanmanın bizzat kendisini mutluluk olarak değerlendiren asketik/çileci bir tavırdan ziyade, bilgiye adanmışlığı savlamaktadır. "Bilge yaşamı" değildir önerilen, tek kelimeyle, "bilginin yaşamı"; tam manasıyla bilgıye adanmış bır yaşamdır. Baştan sona soruşturma, çözümleme ve anlama etkinliğine adanmış bir bilgi mistiği yaşamıdır. "Bilgi yaşamı" ve "bilgi mistiği"nin en güzel örneklerden birisi ise bızatıhı kendı yaşamıdır. (Soykan, 2016, s. 41) Wittgenstein 'hayatın anlamı arayışı'nı Tanrı'ya ıman ile özdeş, tüketılemez bır bilgı yaşamı olarak değerlendirmektedir. Tanrı'ya inanmak demek aslında 'yaşamın anlamına dair sorunun cevabını bulmak' demektir. Yaşamın anlamına yönelik arayış, Wittgenstein'a göre, gerçek manada dua demektir. Wittgenstein'ın dua yorumu, dil oyunlarının her zaman arka planındaki 'yaşam biçimleri' içinde değerlendirme yaklaşımının uygulamalı bir örneği niteliğindedir. Wittgenstein' ın hayatın anlamı arayışına adanmış bir felsefi yaşamı sürekli bir dua hali olarak değerlendirmesi, onun mistik yönünün de en az filozofluğu kadar derinlikli olduğunu göstermektedir.
KONU 16
Carl Gustav Jung, "Keşfedilmemiş Benlik" kitabında bu bağlamda şöyle bir tespit yapmaktadır; "Tanrıya bağlanmayan bir birey dünyanın fiziksel ve ahlaki kışkırtıcılığına kendi kaynakları ile direnemez." (Jung, 2018) Hegel, "insanın en temel ihtiyacı hakikati bilme ihtiyacıdır" demektedir. Ancak bilme, bilinemez aşkın bir Tanrı söz konusu olduğunda nasıl mümkün olabilir? Aslında, "benim Tanrı'yı "bilmem" Tanrı'yı düşünmemden başka bir anlama gelmez." (Hegel G. W., 2016, s. 65) Wittgenstein'a göre ise Tanrı'yı bilmek arayıştan ibarettir. Bulmak arzusu aslında insanın aceleci ve hükümran olmak isteyen eril tarafından kaynaklanan bir zaattır. Çünkü insan ıçın eğer bulmak değerli bir mücevherse ve kişi bunu istiyorsa, arayış içinde sonsuzca bulmalar söz konusu değıl mıdır? O halde, sonsuzca bulma ımkânı arayışta saklı ıken bır tanesını kutsamak, insanı insan kılan aklı öldürücü dogmatızmden başka bir şey değıldır. Nihayetinde kendini süreklı değıştırip yenileyemedikten sonra, bir dogmatızme saplanıp kaldıktan sonra dünyayı değıştırsen de anlamı kalmayacaktır. Çünkü Wittgenstein'ın dediği gibi, "ancak kendinde devrim yapabilen devrimci olabilir." (YD, 58) (Wittgenstein, 1999, s. 41) O halde, arayan insana düşen sürekli bir bahçıvanlıktır; tohumu ekip sulamalı, ona gerekli olan ısı, nem, ışığı sağlamalı ve bakımda kusur etmemelidir. (YD, 48) Tohumu zorlamakla, vaktinden önce herhangi bir sonuç elde edilmesi mümkün değildir. Bahçıvan için tohuma en nazik şekilde yaklaşmaktan, onu incitmemekten başka önünde bir yol yoktur! (Wittgenstein, 1999, s. 37)
Kitabı teoloji ve metafizik eksenli bir makale ile alıntılarımı da içeren bir gözle okudum. Çok ağır lakin anlaşılmaz da değil. Kendimce gerek makaleden gerek kitabın kendisinden yaptığım alıntılarından, kitabın bendeki izdüşümünü hatırlatacak olanlarını paylaşacağım. Okuyanları aydınlatması umulur. İki parça halinde…devamıKitabı teoloji ve metafizik eksenli bir makale ile alıntılarımı da içeren bir gözle okudum. Çok ağır lakin anlaşılmaz da değil. Kendimce gerek makaleden gerek kitabın kendisinden yaptığım alıntılarından, kitabın bendeki izdüşümünü hatırlatacak olanlarını paylaşacağım. Okuyanları aydınlatması umulur. İki parça halinde yayımlayacağım alıntılarımı:
KONU 1
Dil düşünceyi örter. Öyle ki, örtünün dış biçiminden, örtülen düşüncenin biçimi konusunda sonuç çıkarılamaz, çünkü örtünün dış biçimi, tamamiyle başka amaçlar için kurulmuştur; gövdenin biçimini belli etmek amacıyla degil.Gündelik dilin anlaşılması için yapılan sessiz düzenlemeler, korkunç derecede karmaşıktır. Felsefe konularında yazılmış çoğunluk tümceler ve sorular yanlış değil, saçmadır. Bu yüzden de bu türden soruları hiçbir şekilde yanıtlayamayız, ancak saçmalıklarını saptayabiliriz. Filozofların çoğunluk soruları ve tümceleri, dil mantığımızı anlamamamıza dayanır.
(Bunlar, İyi'nin Güzel'den daha özdeş olup olmadığı türünden sorulardır.)
Ve şuna da şaşmamalı ki, en derin sorunlar aslında
hiç de sorun değildir.
Burada Wittgenstein, dili geometriye benzetir:
* Yer Belirleme: Bir tümce (cümle), "mantıksal uzamda" bir yer belirler. Yani bir şeyin doğru veya yanlış olabilme imkânını ortaya koyar.
* Bütünlük: Bir cümle tek bir yeri belirlese de, o yerin var olabilmesi için tüm mantıksal uzamın (dilin kurallarının) zaten orada hazır olması gerekir. Bir koordinat sisteminde bir nokta belirlemek için bütün eksenlerin önceden var olması gerektiği gibi.
Dil Düşünceyi Giydirir (Görünüş vs. Gerçeklik) (4.002)
* Elbise Benzetmesi: Wittgenstein, dilin düşünceyi "giydirdiğini" söyler. Bir insanın giydiği elbisenin şekline bakarak vücudunun gerçek formunu tam olarak anlayamazsınız; çünkü elbise vücudu korumak veya başka amaçlar için tasarlanmıştır.
* Günlük dil de böyledir: Sözcüklerin dış görünüşü, altındaki mantıksal yapıyı gizler. Bu yüzden dilin yüzeyine bakarak derinindeki mantığı doğrudan göremeyiz.
KONU 2
Anlam, Doğruluktan Önce Gelir
Metnin en can alıcı noktası şurasıdır: Bir noktanın siyah mı yoksa beyaz mı olduğuna karar verebilmeniz için, önce "siyah" ve "beyaz" kavramlarının ne anlama geldiğini bilmeniz gerekir.
Bir cümleye "Bu doğrudur" veya "Bu yanlıştır" diyebilmeniz için, o cümlenin hangi koşullar altında doğru sayılacağını (anlamını) önceden biliyor olman gerekir. Yani; anlam, doğruluktan önce gelir. Anlamı olmayan bir şeye doğru veya yanlış diyemezsiniz.
KONUS 3
"Düşünülebilir her şey, açık düşünülebilir. Söylenebilir her şey, açık söylenebilir."
Yani eğer bir şeyi tam olarak anlatamıyorsak, bu konunun "derin" olmasından değil, dilimizi yeterince net kullanamıyor oluşumuzdandır. Eğer bir şey mantıksal olarak mümkünse, pekala dil ile berrak bir şekilde ifade edilebilir.
KONU 4
Kalbin (estetik) bilgisinin aklın bilgisinden farkı kadim zamanlardan beri bilinmektedir. Çünkü akıl kalbin neden ve amaçlarına yabancıdır. Çünkü estetik duygunun tam olarak kavramlaştırılması mümkün değildir; kavramsal düşünceye indirgenmesi mümkün değildir. Bu nedenle Kant, "estetik tavrın kavramsızlığa dayandığının altını önemle çizmektedir. (Tunalı, 2018, s. 40)
KONU 5
Aslında Batı modernizminin temelinde yatmakta olan hümanizm anlayışı, hakikat yorgunudur; kendini hakikat seviyesine yükseltmeye girişmektense, hakikati kendi seviyesine indirgeme konformizmine talip olmaktadır. (Guenon, 2005, s. 109)
KONU 6
Wittgenstein'a göre, ahlakın biricik ilkesi vicdandır. Çünkü "Vicdan, Tanrı'nın sesidir." (Wittgenstein, 2016, s. 130) Vicdanına göre eyleyen yaşamın ereğini gerçekleştirmiş olur ve dolayısıyla mutlu olur. Mutluluk vicdanına göre eylemektir. Biri çıkıp da ben vicdanıma göre eyledim ve mutsuz oldum diyebilir mi? Diyemez! Neden? Çünkü seni mutsuz eden vicdanın değil midir? Eğer vicdanına göre eylediysen mutlu olman gerekir. Demek ki, vicdanına göre eylememişsin ki mutsuz olmuşsun. "Nasıl ki ahlakta "mutlu yaşam iyi" ise, sanatta da "güzel, mutlu kılan şeydir." Güzel, Tanrı ve ahlak vb. olgular açıklanamaz, çünkü açıklamak için bir temel gerekir. Oysa bunlar kendileri temeldir; "Her şeyin ne olduğudur Tanrı. Tanrı'dır her şeyin ne olduğu." Var olma, sanat, ahlak ve estetik hepsi ancak "Tanrı'nın teminatıyla var olur; tıpkı dünyanın var olması gibi." (Soykan, 2016, s. 38-41; Wittgenstein, 2016, s. 128-130)
KONU 7
Wittgenstein'ın din felsefesi bağlamında temel tezi denebilecek husus, hakikatin sözün bittiği ve dillendirilemeyen alanlarda aranması gerektiğidir. Peki, sözün ve rasyonalitenin bittiği noktada rehberimiz ne olacaktır? Bu noktada rehber, Wittgenstein'a göre, ancak etik/estetik haz olabilir. Çünkü rasyonel bilgi ile etik/estetik bilginin sağladığı haz, birbirinden esaslı bir şekilde farklıdır. Olgusal ya da rasyonel söylemin hatası, bu farkı yok sayması nedeniyledir. Estetik bilginin karakteristiğine dair bu dile getirilemeyen farkı ortaya koyanlardan biri de Pascal'dır ki; "Kalbin kendine has nedenleri vardır / aklın hiç bilmediği" şeklinde ifade etmektedir. (Pascal, 2017, s. 79) Güzellik öznel ve ereksiz bir amaçlılıktır. Çünkü ereğı bizatihi kendisidir, coşkulu ve ahenkli bir güzelliktir. Kendisinden öte bir amacı olmadığı gibi, değeri için de başkaca bir faydaya ihtiyacı yoktur. Kant'ın ünlü ifadesiyle, güzellik "amaçsız bir amaçlılıktır." Değeri faydasından ya da başka bir erekten kaynaklı değildir, kendinden menkuldür. Nihai güzelliğin kendisi aynı zamanda amacını da içinde taşımaktadır. (Tunalı, 2018, s. 40) Estetik bilginin bilimsel ve rasyonel bilgiden karakteristik olarak farkını ortaya koyduktan sonra dini olgu ve bilginin karakteristiğini anlamak daha kolay olacaktır.
KONU 8
Bilimin olgusal ve algısal olan ile kendini sınırlaması, yöntemi gereği olgulara parçacı ve algoritmatık şekılde yaklaşması rasyonel ve tutarlı bır yaklaşımdır. Felsefenin perspektifinin bilimden daha kapsamlı ve kuşatıcı olması gereği de açıktır. Dinin hedef ve ideali ise felsefenin vizyonundan daha geniş kapsamlı ve üstündür. Felsefe hakikatı uzaktan izlemek ve tanımlamak istemektedir. Oysa din hakikati görmek, tanışmak, tecrübe etmek ve tatmayı esas almaktadır. Yalnızca bilmek değil, hakikat ile iç içe olmak, hakikati yaşamak ve hakikat ile bütünleşmek istemektedir. Felsefe salt bir teori, din ise bütünlüklü bir yaşam arayışıdır. Din gerçeğin bir parçası ya da parçalı bütününe değil hem iç hem de dış tecrübeyi kapsayan holistik (bütünün kendisini oluşturan parçaların toplamından daha fazla olduğunu savunan görüş) bütününe taliptir.
KONU 9
Ancak akıl doğası gereği öncelikle kendi çıkarını ve parçanın menfaatini önceleyen bir yapıdadır. Vahiy ise kendini değil başkalarını öncelemektedır. Parçanın değıl herkesın ve bütünün menfaatını gözetmektedir. Felsefeye göre din gerçeğın değıl, hayalın peşindedir. Oysa gerçek aslında tam tersidir; felsefe katıksız bir teori ve spekülatif metafizikten ibaret iken din yaşam ile iç içedir. (Türer, 1992, s. 21-22) Dolayısıyla din insanın derin kodlarından (fitrat) gelen nihaî ilgi nedeniyle varlıkla organik ve varoluşsal bir yaşam biçimi önermektedir.
KONU 10
Doğru anlamayı sağlayacak en güvenilir araç olan gramer artık adeta her şeydır.
Satranç taşları ile dama oynanması örneğinde rollerin karıştırılmamasını sağlayan, derin gramerden başkası değildir. Benzer şekilde, din dili ile bilim dili ya da masal dili, tarih dili, sanat dili arasındaki gramer farkı yüzeysel gramerden değil, derin gramerden
kaynaklanmaktadır. Bılım dili ile dın dıli anlaşılmaya kalkışıldığında muhtemel bır
'gramer kargaşası' riski söz konusudur. Çünkü hangi oyunu oynadığımıza bize gramer sözler; "Objelerin ne tür bir obje olduğunu bize gramer söyler (teoloji de gramer gibidir)" (FS, 373) Tarctatus'a göre, öz mantıkta görülmekte iken Felsefi Soruşturmalar'da artık
Wittgenstein, "öz gramerde ifade edilir." (FS, 371) diye düşünmektedir. (Greisch, 1999,
KONU 11
En gizli hakikatleri yakînen bilen şeytanın dahi iman etmemesi, iman etmek için tek başına bilginin yeterli olmadığını imlemektedir. Dolayısıyla, iman edimi için belirli bir noktadan sonra bilgi algoritmasının dışına çıkılması gereği açıktır. Zaten bilgi algoritması dışına çıkıldığı için kategorik bir ayrım söz konusu olmakta ve inanç dediğimiz farklı bir kategorı doğmaktadır. Wittgenstein'a göre, iman spekülatıf zekânın ve aklın ihtıyaç duyduğu bır şeyden ziyade ruhun ya da yüreğın ıhtıyaç duyduğu bır aşk, etik, estetik, şıir, müzikalite vb. bir coşku durumuna daha yakın bir varoluşsal kategoridir.
KONU 12
Paradoksal bir şekilde, yaşamayı çoğaltamayan sözü çoğaltmaktadır.
Wittgenstein' ın 'susku metafiziği' bunu anlatmak ister. Yoksa 'sessiz iman' talep ederken imanın sesini kısmak gibi bir beklentisi yoktur. Bilakis iman ögelerinin söze gelmeyen büyüklüğüne vurgu yapmaktadır. Aslında sanılanın aksine, sadece imanın değil, bilginin de büyük kısmı epistemolojik olmaktan ziyade ontolojiktir; yaşamayan (tatmayan) bil/e/mez; baba olmayan babalığı, hasta olmayan hastalığı, aşık olmayan aşkı, yaşlı olmayan yaşlılığı gerçek anlamda bilemez. Kadım bilgelerden Solon yöneticilere bu gerçekliği "önce boyun eğmeyi öğren, sonra buyruk ver!" diyerek, yaşa ki yaşatabilesin diye öğüt verirmiş. Böylece, bir ideali, bir aşkı, bir imanı yaşamadan bilmenin bir imkânı bulunmadığını ifade etmektedir. Bu durumda ise artık önümüzde Wittgenstein'ın "bilgece bir sessizlik" yolundan başkaca bir yol kalmamaktadır. (Hadot, 2015, s. 18-21)