My Octopus Teacher izlerken kendimi sadece bir doğa belgeseli izliyormuş gibi hissetmedim. Daha çok, insanın doğayla ve kendi iç dünyasıyla yeniden tanıştığı bir yolculuk gibiydi. Yosun ormanlarının içinde kurulan o bağ, ilk bakışta çok “saf” ve huzurlu görünüyor. Ama aslında…devamıMy Octopus Teacher izlerken kendimi sadece bir doğa belgeseli izliyormuş gibi hissetmedim. Daha çok, insanın doğayla ve kendi iç dünyasıyla yeniden tanıştığı bir yolculuk gibiydi. Yosun ormanlarının içinde kurulan o bağ, ilk bakışta çok “saf” ve huzurlu görünüyor. Ama aslında orası sürekli bir mücadelenin merkezi. Her canlı hayatta kalmak zorunda. Ahtapotun her gün kendini kamufle ederek saklanması, avcılardan kaçması, yaralanıp tekrar iyileşmesi… Bunların hepsi doğanın romantik değil, gerçek yüzü.
Belgeselin en çarpıcı tarafı ise insanla bir deniz canlısı arasında kurulan bağ. Bu bağ bize şunu gösteriyor. Bağ kurmak için konuşmaya gerek yok, ama sabır ve süreklilik şart. Craig Foster’ın yaptığı şey burada kritik. Adam sadece dalmıyor, her gün aynı yere dönüyor. Bu tekrar, zamanla bir güven ilişkisine dönüşüyor. Ve bu noktada işin teknik tarafı da devreye giriyor:
Craig Foster aslında bir tüplü dalgıç değil. Serbest dalış (freediving) yapıyor. Yani sırtında oksijen tüpü yok. Sadece Maske, Şnorkel ve Palet kullanarak suya giriyor. Bu da demek oluyor ki her dalışında nefesini tutmak zorunda. Peki bunu nasıl başarıyor?
Serbest dalışta temel mesele akciğer kapasitesi değil, bedeni sakinleştirmek. İnsan vücudu su altında panik yaparsa oksijen çok hızlı tükenir. Ama nefes kontrolü ve zihinsel sakinlik sağlanırsa, kalp atışı düşer ve vücut oksijeni çok daha verimli kullanır. Craig’in uzun süre su altında kalabilmesinin sırrı da bu: kontrol + alışkanlık.
Bir de işin ekipman tarafı var. Özellikle tüp kullanmaması çok bilinçli bir tercih. Çünkü tüplü dalış gürültü çıkarır, kabarcık oluşturur ve deniz canlılarını rahatsız eder. Ama serbest dalışta ortamın bir parçası gibi olursun. Bu yüzden ahtapot ona zamanla yaklaşabiliyor.
Belgeselde dikkat çeken bir diğer detay da ahtapotun zekâsı; anlık renk ve doku değiştirebiliyor. Taşları kullanarak kendine zırh yapabiliyor. Stratejik kaçış planları kurabiliyor. Ama tüm bu yeteneklere rağmen ömrü çok kısa. Bu da insanı şu düşünceye itiyor, "Önemli olan ne kadar yaşadığımız değil, nasıl yaşadığımız"
Bu belgesel bana biz insanlar çok hızlı yaşıyoruz ama çok yüzeyde kalıyoruzu düşündürttü. Oysa doğa bize derinlik, hızla değil, tekrar ve dikkatle oluşur diyor. Sonuç olarak bu hikâye sadece bir ahtapotun hikâyesi değil. Bu, insanın kendine "ben gerçekten bir şeylerle bağ kurabiliyor muyum, yoksa sadece temas edip geçiyor muyum?" sorusunu sorması için bir davet.
Yanyana filmi, insan ilişkilerinin karmaşıklığını sade ama etkileyici bir dille anlatmaya çalışan bir yapım olarak öne çıkıyor. Film, büyük olaylardan ziyade küçük anların ve gündelik karşılaşmaların insanlar üzerindeki etkisine odaklanıyor.
Selamlarr.. Dört büyük kitabı okumaya niyetlenmiştim, İniş sırasına göre ilk inen Tevrat ile başladım. Okuması gerçekten ağır, bunu kabul etmek lazım ama bitirdiğimde bende kalanları şöyle bir özetlemek istedim: Öncelikle Eski Ahitin (Musa’nın Beş Kitabı) İlk emri : Yaşat. Bu…devamıSelamlarr.. Dört büyük kitabı okumaya niyetlenmiştim, İniş sırasına göre ilk inen Tevrat ile başladım. Okuması gerçekten ağır, bunu kabul etmek lazım ama bitirdiğimde bende kalanları şöyle bir özetlemek istedim:
Öncelikle Eski Ahitin (Musa’nın Beş Kitabı) İlk emri : Yaşat. Bu da insanı korumayı ve bireyin önemine vurgu ediyor. Lakin kitabı okudukça bu emir anlamını yitiriyor.Kısaca bölümlere bakarsak:
• Yaratılış: Daha çok tarih öyküsü gibi. Dünyanın var oluşu, Nuh Tufanı, Hz. Yusuf’un başına gelenler... Musa’dan önceki dönemi anlatıyor.
• Çıkış: Adı üstünde; Hz. Musa’nın halkını Mısır’dan çıkarması. Hem olaylı bir tarih anlatısı hem de yavaş yavaş bazı kurallar devreye giriyor.
• Levililer: Burası tam bir kurallar silsilesi! Cilt hastalıklarından tutun da kıyafetteki küfe ne yapılacağına kadar her şey var. Kiminle evlenilir, suçun cezası nedir gibi toplumsal mevzular çok detaylı işlenmiş.
• Çölde Sayım: Bayağı matematiksel başlıyor. Savaşabilecek yaştaki erkeklerin sayısı tek tek verilmiş. Uzun bir yolculuktan sonra ikinci bir sayım daha yapılıyor falan...
• Tesniye (Yasanın Tekrarı): Burası Musa’nın veda konuşması gibi. Tüm Tevrat’ın bir özeti geçiliyor ve sonunda Hz. Musa’nın vefatıyla bitiyor.
Gelelim benim asıl takıldığım yerlere...
Kitabı okurken şunu fark ediyorsunuz: Sayfalar ilerledikçe Tanrı imajı resmen sertleşiyor. Hatta bana göre "Gökteki bir diktatör" gibi görünüyor diyebilirim. Çok sert emirler var; sürekli bir savaş, kan dökme hali... Mutlak itaat istiyor, aksi durumlarda (hırsızlık, zina, başkasına tapma vs.) direkt ölüm cezaları havada uçuşuyor. Olay öyle bir raddeye geliyor ki, Musa bile vaat edilen topraklara giremiyor. Açıkçası insan sormadan edemiyor: "Düşmanını sev" diyen anlayışla, "Herkesi öldürün" diyen anlayış bir mi?
Bir de mantığıma pek oturtamadığım kısımlar var. Mesela Tanrı dünyayı 6 günde yaratıp sonra dinleniyor. "Dinlenmeye ihtiyaç duyan Tanrı" fikri günümüzdeki inançlarla biraz çelişiyor gibi. En garibi de Hz. Yakup’un Tanrı ile güreşip O’nu yenmesi! Bu yüzden kendisine "Tanrı ile güreşen" manasına gelen "İsrail" ismi veriliyor. Tanrı'nın yenilmesi hikayesi bana çok absürt geldi.
Bu tuhaf bulduğum yerlerin yanında, bugün hepimizin bildiği o meşhur hikayelerin kaynağı burası. Yasak elma, Kabil ile Habil, Hz. Yunus ve balık, Davut ile Golyat, Süleyman’ın zenginliği... Hepsi buradan çıkma.
İçinde çok güzel etik değerler de var tabii. Cezaları sert olsa da; anne-babaya saygı, hırsızlık yapmamak, rüşvet almamak, yetimin hakkını yememek gibi maddeler çok net vurgulanmış. Hele bir de Yeşaya 44 bölümü var ki, orada yapılan put eleştirisini dindarı da ateisti de okusa "helal olsun, ne güzel anlatmış" der.
Böyle tüm dünyayı etkileyen kutsal kitabi okumak farklı bir his farkli bir duygu. Diğer kitaplarda görüşmek üzere.
Filmi çekmek için harcadıkları parayla, izleme potansiyeli olan herkese iskender kebap ısmarlasalardı daha makbûle geçerdi.. Böylece biz de eda ece'nin kötü oyunculuğuna ve kötü senaryoynun entrikalarına maruz kalmamış olurduk 😂
Film çerezlik güzel bir romcomdu. Kızın arkadaşına filmin genelinde gıcık oldum. Sonda birazcık gıcık olma durumu yatıştı. Bu arada, Miles tam bir hayal kırıklığısın.
"Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak 1 fırka Cennette 72 fırka ise cehennemdedir." Ehli Sünnet 1 Hariciler 15 Mu'tezile 6 Mürcie 12 Şiiler 32 Cehmiye,Neccariye,Darraiye,Kilabiye 1 Müşebbihe 3 fırka olmak üzere 73 fırka bunlardan müteşekkil. İran merkezli olarak savaşın etkisiyle bu konuların…devamı"Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak 1 fırka Cennette 72 fırka ise cehennemdedir."
Ehli Sünnet 1
Hariciler 15
Mu'tezile 6
Mürcie 12
Şiiler 32
Cehmiye,Neccariye,Darraiye,Kilabiye 1
Müşebbihe 3 fırka olmak üzere 73 fırka bunlardan müteşekkil.
İran merkezli olarak savaşın etkisiyle bu konuların halk nezdinde de daha çok dile geldiği zamanımızda efendimizin asırlar öncesinde bildirdiği bu sahih hadis daha iyi idrak ediliyor.
Ehli Sünnet akaidini öğrenip imanı muhafaza etmeye çalışmak her müslümanın görevidir.Farzı Ayn'dır.
"Öyle bir zaman gelecek ki imanı elde tutmak kor ateşi tutmak gibi olacak,kişi tutsa eli yanacak,bıraksa imanından olacak. "
Bilgi ve ilim noktasında zayıf olan insanlar bu islam neymiş böyle herkes birşeye inanıyor,niye bu kadar çok inanç var neden bu kadar mezhep var gibi düşüncelere dalabilir.Bunun zaten olacağını efendimiz s.a.v. bildirmiş.Bunlar arasında abdest alıp namaz kılan dini vecibeleri yerine getiren sapık fırkalar da olabilir.
Ehli Sünnet inancı Ehli Kıbleyi asla tekfir etmez.Bir insanda 99 küfür alameti olsa 1 iman alameti olsa o bir alamete göre hüküm verilir ve küfrüne hükmedilmez.İmanın ve islamın şartları olan nassları reddetmediği sürece kişi küfür ehli yani kafirlerden sayılmıyor.Ehli Bid'at ve Ehli Dalâl sayılıyor.
Bu Cehennemlik olan 72 fırkadan zerre miktarı,hardal tanesi kadar imanını götürebilen kişi Cehenneme uğramak üzere,cezasını çektikten sonra kurtulabiliyor.İman götüremeyenler ise ebedi cehennemlikler zümresinden.
Örnek olarak Ehli Sünnet olduğunu iddia eden bir kişi kaderi inkâr ediyorsa bu kişi küfür ehlidir.Çünkü Nass reddediliyor.İman bir bütündür bölünme kabul etmez.
İsmail Hakkı Bursevi Hz.lerinin yazmış olduğu Ruhul Beyan tefsirinde Osmanlı dan sonra bir daha islam devleti gelmeyecek işareti ile sapık fırkaların ülkemizde de cirit attığı bu zamanda inancınızı sağlam tutmak ve akaidi bilgileri öğrenmek için bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.
Bir söz bir cümle hayatınızı değiştirebilir,bu kitapları okumaktaki asıl maksad öldükten sonraki hayata hazırlıktır.Ölüm sarhoşluğuyla bilgisiz ve amelsiz olarak bu dünyadan ayrılmak,bir insanın başına gelebilecek en kötü şeydir.Dünyanın tüm malına sahipte olsa bir insan ölümle tamamını miras bırakıyor.Amel ve İmandan başka bir yoldaşı kalmıyor toprağın altında.
2023'te Belarusta bir mescid inşaatının şefliğini yaptığım bir dönem oldu.İnşaatın tüm maliyetlerini Allah rızası için üstlenen,ülkede ateşelik yapan bir iş adamıyla iletişimim vardı.Kısa bir sohbet ettiğimiz bir gün,o kadar mal varlığının içinde yüzerken evlendiği eşinden dolayı kızının hristiyan olduğunun üzüntüsünü dile getirmişti.O kadar mal varlığına rağmen insan mutlu olmayabiliyor.Ayette de buyrulduğu gibi "Kalpler ancak Hz. Allah'ı zikirle huzur bulur." Bu inanç kızında mevcut olmadığı için ülke ekonomisine yüzdelik oranda katkı veren adamın böyle bir derdi vardı.İman bir insana verilmiş en büyük nimettir.Bunu şuan idrak edemiyor olabiliriz ama kabir hayatı başlayınca edeceğiz.
Kapitalist dünya düzeni ve maddenin ön planda tutulduğu bu dönemde imanı muhafaza edip ibadetlere dikkat etmek,bilgi sahibi olmak kolay şeyler değildir.Ölümle herşey son bulsa dahi mahşer günü tüm insanlığın pişmanlık duyacağı,keşke biraz daha çabalasaydım diye hayıflanacağı rivayet edilir.Müjdeleyiniz nefret ettirmeyeniz hadisi şerifi de göz önünde bulundurularak,böyle bir küfür döneminde ibadetlere dikkat etmekle,küfrün hakim olmadığı dönemde dikkat etmenin arasında da farklar vardır.
"Fitne zamanı ibadet etmek,bana hicret etmek gibidir."
"Ahirete göre dünya,sizden birinizin parmağını denize daldırmasına benzer.O kişi parmağının ne kadarcık bir su ile döndüğüne baksın."
☆ Yer yer spoiler var gibi... "Acını seviyorum. Beraber olduğumuz zamanları seviyorum. Bunu öylece bırakamam. Gözlerine baktığım zaman, yunusların el çırpmalarını duyuyorum." "Sevdiğim insanlara görünmez olurum. Ben geçirgen bir zarım. Eğer seni seversem, hepsi senindir. Param, zamanım, bedenim..." "İyileşebileceğim tek…devamı☆ Yer yer spoiler var gibi...
"Acını seviyorum. Beraber olduğumuz zamanları seviyorum. Bunu öylece bırakamam. Gözlerine baktığım zaman, yunusların el çırpmalarını duyuyorum."
"Sevdiğim insanlara görünmez olurum. Ben geçirgen bir zarım. Eğer seni seversem, hepsi senindir. Param, zamanım, bedenim..."
"İyileşebileceğim tek yol birine delicesine aşık olmak."
"Kırık bir kalbinin olması, en azından denediğini gösterir."
"Bazen aşk uğruna dengeyi kaybetmek, yaşamın dengesinin bir parçasıdır."
(Aşk, ilişkiler konusunda bana söylenmiş gibi hissettim)
●Film, modern hayatta anlam arayışı ve kişisel dönüşüm temalarını işliyor.
Film üç bölüme ayrılıyor:
İtalya (Eat) → Haz ve yaşamın tadını çıkarma
Hindistan (Pray) → Maneviyat ve içsel arınma
Endonezya/Bali (Love) → Denge ve aşk
Ana karakter Liz’in (Julia Roberts) boşanma sonrası yaşadığı kimlik krizi ve kendini yeniden bulma yolculuğu anlatılıyor.
Tek bir karakter üzerinden birçok konuya değiniyor aslında film. İnanç, aşk, sağlık, ilişkiler, dayanışma... Ve daha birçok şey.
İnanç olmadan, herhangi bir şeye inanmadan yaşamak sanırım pek mümkün değil en azından bazılarımız için (Uzun zaman sonra ben de bu arayışın içine düştüm ama ne yapacağım, nasıl yapacağım hiç bilmiyorum?..) ve aşk hayata tutunmanın, hayatı ve insanları, dünyayı sevmenin hatta kendini gerçekten sevmenin yolu mu acaba (bu konuda kafam karışık yani öyle mi yoksa bir insanı sevmeden, aşkı tatmadan da en azından kendini sevmek mümkün mü? Yani filmin sonu aşka bağlanmalı mıydı gerçekten romantik komediler gibi, bilmiyorum belki evet, belki hayır? Belki de zamana göre değişen bir fikir bu?..)
Başlayan her aşk uyuşturucu etkisi yapar, insanı mutlu ve özgür kılar ama sonra bağımlı hale getirir ve bağımlı olduğumuz insana ve güzelliklere ulaşamayınca bir harabeye döneriz. Çünkü aşk tehlikelidir, en güzel tehlikedir. İnsanın korkularını başına getirir çoğu zaman. Sonuç olarak inanç, aşk ya da başka bir şey insanı hep çeker, insan hep ihtiyaç duyar ve dolayısıyla insan hep arayıştadır.
Aslında bu filme dair söyleyecek çok şeyim var gibi hissediyorum çünkü beklediğimden daha iyiydi benim için ve birçok kalbime dokunan cümlesi oldu, buna bayılıyorum♡